Sayfalar

23 Nisan 2017 Pazar

Bir oyun daha oynasak


















Burada ölmek istemezsin Ömer kardeşim,
Bu kadim kahvehanede;
Hani o nefret ettiğin Bakırköy'ün
Can sıkıcı bir köşesinde.
Kardeşim,
Burada ölmek istemezsin
Yaşam tekdüze ilerlerken
Banliyö trenleri yok olmuşken
Hatta o eski mavi köprü...
Buraya mı takılı kaldık şimdi?
Yoksa çekilmez günler
Bu kahveye yakıştığından mı?
Kağıtları karmak yorucu, anlıyorum,
Bir oyun daha oynasak belki güleriz;
Bak mutlu olacak gibi oluyorum bazen,
Bozma, ne olur.

22 Nisan 2017 Cumartesi

Müsaadenizle, yaşayabilir miyiz?

Az kalsın kamyon çarpıyordu.

Metrodayım. Yağmur şiddetini artırdı artıracak; camdan görüyorum yerler hafif ıslak. Bulutlar lacivert rengine dönüyor, otomobiller hız kesmiyor, birileri korna çalıyor, birileri birilerine sinirlenip kavgaya tutuşuyor, birileri sinirli, birileri asabi, insanlar küçük, nedenler büyük: -yol vermedin, buraya neden park ettin, neden baktın, hayırdır... Peki sonra ne oluyor? Anlatayım: -kumandayı ver, şu şov haberi değiştirin ya!

-Yol vermedi diye ezdi! Trafikte maganda dehşeti! Otobüs şoförünü dövdüler! Otobüs şoförü yolcuyu dövdü! Aracından inip silah çekti! Trafikte tartıştığı kişiyi vurdu! Gibi... Birileri büyük nedenler yüzünden, evine dönemedi. Ya vuruldu, ya ezildi.

Metrodan iniyorum, karşıya geçiyorum, büyük nedenleri düşünüyorum. Sola bakıyorum, yol boş. Adımlarımı atıyorum. Sağdan otomobil gelmez, ters yön. Yine de bakayım... Kafamı sağa çeviriyorum, ters yöne giren koca bir kamyon son hızla bana doğru geliyor. Son anda kendimi kaldırıma atıyorum. Son hızla giden kamyon, yavaşlıyor. Soluklandıktan sonra, kamyon şoförüne bakıyorum. Nefes alıyorum; küfür edeceğim ama korkuyorum, önce söyle, -silahın var mı?

***

-Serseri kurşun evde yakaladı!

Ulan yine mi? Tamam, ulan, söz: laf söylemeyeceğim, siz yeter ki panda haberleri verin. Ama yok, devam! -Serseri kurşunun kurbanı oldu! Evinde otururken yorgun kurşun onu hayattan kopardı! Bahçesinde oynarken bir anda yere yığıldı! Düğünde havaya açılan ateş, faciaya neden oldu! Gol sevinci yüzünden!.. Balkonda çay içerken!..

Sezon başladı, pat! Takım gol attı, pat pat! Kupa bizim, pat pat pat! Biricik kardeşimiz evleniyor ulan, pat! Martılar da amma ses yaptı, pat! Neye sıkıyorlar lan bunlar, ben de sıkayım bari, pat! Çok canım sıkılıyor, pat! Mutsuzum, pat!

Hava kararmış, etrafta çok ses yok; güzel. Kahvemi yapmışım, sigaramı kapmışım, balkondaki sandalyeye oturmuşum. Biraz olsun dertten tasadan uzaklaşacağım. Kokuyorum! Bugün maç yok değil mi? Herkes şampiyon oldu mu? Evlenmeyen kaldı mı? Martılar da gitti... Müsaadenizle, bir sigara içebilir miyim?

-Komşusunu vurdu!

Neden omuz attın! Nereden oradan yürümedin! Neden farklısın! Neden baktın! Hayırdır!

***

Yaşım on, adım Yusuf.

Masum, tertemiz mutluluklarım var benim. Mesela anneme dondurma almaya gideceğim birazdan, bakkala. Korkuyorum.

21 Nisan 2017 Cuma

Bulutlara basan adam



-Biliyorum.

Bugün yarım paket sigara içeceğim. İçerken, içerken, geriye döneceğim, daha geriye. Ona buna küfredeceğim. Keder ve hüzün denizlerinde boğacak gibi olacağım kendimi, ama işte; bu denizde ölünmüyor.

Bir filmi yeniden, sekizbin üçyüz doksanbeşinci kez izledim bugün. Kahvaltı tat vermedi, gün ışığının içeri girmesine izin vermedim, televizyonda bağıranlar oldu, sigara içtim ve dışarı çıktım. Yürüyen merdivenlerde sağda durdum. Gülmedim. Şikayet ettim; caddelerde uçuşan çöplerden, hiç durmayan otomobillerden, asfaltlardan ve insanlardan. Biliyorum: yarın da aynı şeylerden şikayet edeceğim. Denizlere batacağım.

Bir kez olsun, ya da bir an; şu çöplükten, şu denizden kurtarırsam kendimi eğer, bulutlara basacağım. Bunu bir vapurda, ayaklarımı korkulardan sallandırarak yapacağım. Özgürlüğün rüzgarlarına bırakacağım kendimi, ve işte; özgür olacağım, bir an.

***

Tıpkı şu adam gibi. İşte, orada!

Yüzünü görmedim ama gülüyordu, eminim. Pek çok şeyi geride bırakmıştı, aynı filmi, çöplüğü, denizi. O, onlardan biriydi: bulutlara basan adamlardan...

19 Nisan 2017 Çarşamba

Ben de orada ineceğim

Değerli N.G.

Şaka mı yapıyorsun? Vişne suyu içtikten sonra sınava girip, yetmiş puan almak mı? Dostum, sen manyağın tekisin, afedersin. Zaten normal biri olsan, ban mektup yazmazdın. O halde iyi ki bana yazıyorsun; teşekkürler. Yetmiş puan için de, tebrikler; bunu ancak sen başarabilirdin. Ve böyle ağzı bozuk bir eğitime ancak sen kafa tutabilirdin. Hem de vişne suyuyla.

Vişne suyunu bilirim, kolonya gibi kokuyor. Bırakalı çok oldu ama zamanında ben de çok içerdim. Bir şeylere kafa tutmak için, tıpkı senin gibi. Ne bileyim, eğitime, insanlara, Dünya'ya... Ama en önemlisi, kendime. Kafama, ayakkabıya yapışıp uzayan şu sakızlar gibi yapışan düşüncelere... Umutsuzluğa, mutsuzluğa ve daha pek çok şeye. Ben de klozeti ıskaladım, insanlara ve elbette Dünya'ya çarptım; ağaçlara çarptım, ağaçlardan özür diledim. İşte burası önemli, ağaçlar saygıyı daha çok hakediyor. Birbirimize benziyoruz.

Öyle ki, tren istasyonlarına, o nostaljik trenlerin gidişine üzülüyoruz. Suratımızda kraterler, çizgiler, toprak... Ölü bir toprak, tozlu, bir üflesen boğar adamı, ciddiyim. O tozdan nefret ediyoruz. İnsanlardan da nefret ediyoruz. Kabalar, kibirliler, mentollü sigarayı on liradan satıyorlar. Tren istasyonlarını yıkıyorlar, Plüton'u gezegenden saymıyorlar. Hadi sigara tamam da... Ulan, sen kimsiniz? Sen kimsiniz de Plüton'u gezegenden saymıyorlar. Bak sinirden kelimeler birbirine girdi, görüyor musun?

İşte o gün, düşünceler birbirine girdi. Düşünceler peşimi bırakmıyor, büyük bir boşluk içindeyim üstelik. Mecaz yapmıyorum, uzay boşluğu kocaman. Unutmak istediğim çok şey var, ama işte, Dünya burnumun dibinde. Gidip kafa atasım geliyor. Ama sağlam şerefsiz, atmosferi falan var, manyetik alan, çekirdek, neyse.

Düşüncelerden mi, geçmişten mi, çok sigaradan mı, bilemem; ama benim atmosfer uzay boşluğuna karışalı çok olmuş. Uçup gitti, puşt. Sonra kraterler, ölü-turuncu toprak, çizgili surat falan. Ruhum da, suratım da delik deşik. Bir otobüs durağının camına bakıyorum, manzara korkunç. Yaşam belirtisi yok; varsa yoksa taş, toprak, kum fırtınası. O gün, ağzım vişne suyu koktu, elimde sigara. Sigara dumanından nefret ederim, ama bu üçüncü sigaram, seninse dört.

***

Hangi otobüse bineceğini bilmiyorsun. Neye üzüleceğine de. Gelecek durak hangi krater? Hangi çukura düşüp, boğulacaksın. Şu puşt atmosfer, uçup gideli kaç zaman oldu. Biliyorum, işte bu yüzden artık en ufak bir taş, canını acıtıyor senin de, zayıfsın. Ben de öyle. İşte, belki de bu yüzden güneşli havalardan nefret ediyorsun, yakıyor. Sonbaharı özlüyorsun, ama öyle bir mevsim artık yok.

Öyleyse, bir sigara daha içelim. Ve bir şemsiye açalım, Güneş'e, meteorlara, her şeye, çok şeye. Yeterli değil ama, öyleymiş gibi yapalım. Plüton gezegen, turuncu bize yakışıyor... Otobüsler, dostum, hepsi aynı yöne gidiyor, öyle bir durak yok ama, varmış gibi yapalım.

-Umut mu? Orada ineceğim ben de, gelince haber veririm.


18 Nisan 2017 Salı

Bu otobüs nereden geçiyor?

Değerli Mars,

O gün yine bir şeyleri kafama takmışım. Ne olduğu pek önemli değil; zaten sorsan, cevaplayamam. Çok şey vardı, o kadar çoktu ki unuttum. Ancak o gününün sınavlarını hala hatırlıyorum. Hatta sınavların hangi saatlerde olduğu bile. Sınav takvimi konuşuyor Mars, hem de acayip bir şekilde küfrediyor. Nasıl mı? Bak şimdi:

İki önemli dersin klasik sorulu final yazılıları, aynı güne denk gelmiş. İlk sınava yarım yamalak çalışmışım. Diğerinde ise çalışılacak bir şey yok; tüm dönem boyunca, dersin ilk saati uzun uzun yoklama alınmış. -Şu burada mı, -o burada mı, -geçen hafta gelmemişsin, -neden gelmedin, -bugün de gelmeseydin, -ödevini teslim etmemişsin... Diğer saatte ise uzun uzun hayat hikayeleri anlatılmış, sınavda ise en baba sorular sorulacakmış. Üniversite eğitiminin kısa bir özeti.

Yorulmuşum. Yaşadıklarımdan, unuttuklarımdan, düşüncelerden, kalabalıklardan. Kalkıp iki metre yürüyecek halim yok. Üstelik ilk final yazılısı, saat sabahın onbirinde. Asıl konuya gelecek olursam, diğer yazılı saat beşte. İki sınav arasında tam altı saat var. Bu nasıl bir küfür, ulan? Çalışmayacağıma göre, altı saat boyunca ne yapacağım ulan ben?

Elbette vişne suyu içeceğim. Vişne suyuna alıştığım dönem budur. Cebimdeki tüm parayı bitirdiğim dönem de... Korkma, vişne suyunu bırakalı çok oldu. İlk sınavı atlatalı da yirmi dakika... Hemen otobüse atlayıp, Bakırköy'e gittim. Bir bakkala uğrayıp, mentollü sigaramı aldım. O zamanlar, yani mezun olmadan evvel, mentollü sigaranın fiyatı sekiz lira. Bir daha söyleyeyim, sekiz lira. Kulağa çok hoş geliyor, bir daha: sekiz lira.

Senelerdir önünden geçtiğim, ama hiç uğramadığım bir bar vardı. Çok önceleri kahkahalar atarak geçtiğim sokak burası. Önümde yürürken, sigara içen adamın dumanından rahatsız olduğum sokak. Umutlu olduğum zamanlar, her şeyden. O günse, elimde bir sigara var. Gülmeyeli uzun zaman olmuş, neyden umutlu olacağımı ise bilmiyorum. Bu sokaktan geçiyorum yine, ama bu sefer o bara uğruyorum.

***

Kimse yok. Dışarı bir yere oturdum, sigaramı yaktım. Garson şaşırmış gibiydi, bu saatte?.. Evet, ulan, bu saate! Bir vişne suyu sipariş ettim, bir de sidik. Şu sıralar bile hala tamamlanamamış olan, yıkık tren istasyonunu seyrettim. Tren istasyonuna üzüldüm, ben de böyle biriyim işte. Hatta ağlayacak gibi oldum, burada neden artık o güzel, eski trenler yok, ulan? Bu istasyonu neden terkettiler! O güzelim trenlerin yerine, daha hızlı daha yakışıklı metal yığınlarını mı tercih edecekler şimdi... O trenlere ne yaptınız, ulan!..

Çünkü bunlara üzülmeliydim. Üzülecek şeyler bulmalıydım, trenler gibi. Geçmişe dönemezdim, unuttuklarımı tekrar hatırlayamazdım, hayır. Zayıftım, küçük hayal kırıklıkları beni boğuyordu. Hayır, boğulamazdım. Hemen bir vişne suyu daha söyledim. Çerez tabağı da geldi. Hayır ulan, çereze on lira veremezdim. -Benden, dedi. Bana üzülmüştü. Teşekkür ettim.

Ellerim uyuşmaya başladı, yavaş yavaş düşünmemeye başladım. Bir vişne suyu daha. Sallanıyordum; bi vijn suy alabili? Bir tane daha, ve kafamda bir senfoni orkestrası, şef ben. Kalktım, hesabı ödedim, tekrar teşekkür etmeyi ihmal etmedim. Klozeti ıskaladım. Burnuma, hatta saçıma yemek yedirdim. Birilerine çarptım, ağaçtan özür diledim, otobüs durağına vardım.

Bekledim. Sanırım 146 kampüsten geçiyordu; neyse. Sigara yaktım, biraz daha bekledim, gelmedi. Bir sigara daha yaktım, bekledim. Durağın camından yansımama baktım. İşte o an çok şey düşünmeye başladım. Neden sallanıyorum, kaç sigara içtim, sınav hangi sınıftaydı, mutluluk bu muydu, o halde neden gülmüyordum? Neredeydim, nereye gidiyordum? Bu 146 mı? Kaybolmuştum. Otobüse bindim, cam kenarına oturdum. Yan koltukta oturan gençlere sordum: bu, ünü-ünüver, üniversiteden geçer mi? Ulan, insan -hangi üniversite, diye sorar. Hemen, -evet, dediler.

***

Sınavdan yetmiş aldım. Üstünden iki sene geçti, vişne suyunu bırakalıysa bir sene. Ama benim eller hala uyuşuk, gittikçe daha çok somurtuyorum, çok şey eksik, düşünceler aklımı bırakmıyor. Tren istasyonlarına daha çok üzülür oldum. Ve şu an mentollü sigara on lira, yuh. Bir de hala yolumu bulamadım.

Duraktayım. Söylesene Mars, bu otobüs umuttan geçer mi?