26 Şubat 2017 Pazar

Biraz olsun gitmek

-Norveç de, olur.

Geçenlerde bisiklet yarışı izledim, oğlum, ne güzel yerler lan oralar! Bak mesela adam küçücük, kütük bir ev yapmış. Arkasında kocaman bir dağ, tepeler yeşil. Hani çimenler, nasıl desem, halı gibi. Her yer yeşil. Evin önü kayalık, kayalıklardan sonra okyanus! Yeşil tepeler... Söylemesi bile güzel. Yollar dar, alabildiğine uzun. Bilirsin asfaltı sevmem, ama bunlar otomobiller için değil, bisikletler için sanki. Öyle güzel.

Aslında tüm İskandinav ülkeleri olur. Filmlerde falan görüyorum, kocaman bir göl, dağlar, dağların tepelerinde karlar, insanlar az, evlerin önünde çimenler halı gibi. Bir küçük kayık, muhtemelen yıllardır göle açılmamış ama orada durması bile güzel, öyle değil mi? Oğlum, yılın her günü serin, soğuk. Güneş arada bir açıyor, yeşili sevindiriyor, ama suyunu çıkarmıyor. Sonra yine sevdiğim güzel gri havalar... Herkes mont giyiyor, bundan daha güzel bir şey var mı, ulan? Sırf bunun için bile güzel.

***

Gitme dürtüsü.

Çay içerken, sigara içerken, yürürken, güzelim şehrin kalabalıklığından yakınırken, aptal insanların karaktersiz gözleri otobüste üzerimize dikilmişken ve yerlerde köpek pisliklerine basmamak için tango yaparken... Bir gitme düşüncesi beliriveriyor senelerdir. Düşleyerek birbirimizi gaz veriyoruz arkadaşımla: Gidebiliriz, belki bir gün!

Gidebiliriz, gidebiliriz! Sürekli bunu söylüyoruz. O -ingilişmen in niv york, şarkısını söylüyor, ben
-seanfrensisko... Yemyeşil çimenlerden bahsediyoruz, uçsuz bucaksız vadilerden -hani ortasından binlerce küçük nehir akan... Bir şehirdeki o güzel, iki katlı otobüslerin dakikliğinden, kapalı havasından... Ötekinin büyük metro ağlarından, diğerinin yüzbinlerce bisikletlisinden, metroya binerken sıraya giren insanlardan, yel değirmenlerinden falan. Otobüsler, trenler, belki de uçak seyahatleri! Söylemesi bile güzel! Bir müddet özgürlük hissi doluyor ciğerlerimize sigarayla birlikte.

Ama bir sonraki görüşmede, yine aynı masaya oturup, aynı berbat çayı içiyoruz. Hiçbir zaman mevsimin hiç değişmediği yerlere gidemeyeceğimizi hatırladığımızda, konuyu değiştiriyoruz. Çünkü bir sonraki görüşmede, yine otobüsler kalabalık olacak, aynı kahvehaneye gideceğiz, aynı sokakları turlayacağız, buralarda öleceğiz belki de...

Konuyu değiştiriyoruz, çünkü o his güzel, o masada kalmalı. Başarısızlık, mutsuzluk, keder... Bitmesini istediğimiz yıllar, bittiğinde başlamasını istemediğimiz zamanlar. Havuz problemlerine, logaritmaya, yok efendim frankfurt okuluna, adornoya, mıçı kırık almancaya, çokbilmiş öğretmeyenlere harcanmış yıllar. Ardından haftanın altı gününü, jilet pantolonlu çokbilmişlere harcamak ve öyle ölmek. Gerçekleşmemiş tonlarca düş, kat edilmemiş, kat edilemeyecek yollar, uzun yollar, tozlu ama özgür yollar. Motosikletle, bisikletle aşılan belki...

***

Oğlum, dedim, bisiklete binelim.

-Adalara gidelim, vapura binelim, vapurda sigara içelim, çay içelim. Biliyorum, yorgunsun. Ben de öyle. Hatta öyle yorgunum ki, çakmağımı çıkaramıyorum cebimden. Sen yakar mısın? Sağol. Diyorum ki, gülmeyi unuttuk, hatırla. Kaç kere azar işittik aptal öğretmeyenlerden, güldüğümüz için. O zamanlar, şu yakınlardaki aptal hamburgerciye gitmek, ne heyecan verirdi, hatırladın mı? Belki de bir sinema... Yedi sekiz kilometre ötede, ne büyük yol gelirdi, hatırlıyorsun.

Şimdilerde sigaraya tutunuyoruz, hani sen sigaradan nefret ederdin? Hani gülerdin katıla katıla, dakikalarca. Umut doluyduk hani, hani büyük adamlar olacaktık. Hatta sen aromalı içeceğini büyük bir yatta yudumlarken ölebilirsin yalnızca? Hani özgür hissederken ölecektik!? Şikayet etmelerimden bıkmadın mı oğlum, kederimden, hayal kırıklıklarımı dinlemekten?

***

Gidiyoruz, dedim.

Vapura bineceğiz, çay içeceğiz, sigara içeceğiz. Şu şehirden, biraz olsun kopacağız. Hatta zor olacak ama bisiklete yirmişer lira vereceğiz. Salam alacağız, çedar peyniri ve kola! Ekmek arası yapıp, sineklerin içinde yiyeceğiz.

Diğer arkadaşımızın frenleri tutmayacak yokuş aşağı giderken, hızla toprak yola girişini gülerek izleyeceğiz, biraz da korkarak. Ertesi günü yamuk yürüme pahasına saatlerce pedal çevireceğiz. İki kere turlayacağız ulan adayı, o kadar para verdik! Elektrik direkleri solda, sağda deniz. Yine solda, ayak basılmamış uzun otlar, uzunca bir yol. Ardından yokuş aşağı, büyük hızla ineceğiz. Ayaklarım iki yanda, aptal aptal bağıracağım inerken.

Biraz olsun gideceğim,

Rüzgarın... Gitmelerin yakasına yapışacağım, ve hayatın yakasına. Biraz olsun, gideceğim.


25 Şubat 2017 Cumartesi

Beleş sigara

Yürüdüm.

O güne kadar çok şey anlatmıştım, üstü kapalı. O da dinledi, ya da dinlemiş gibi yaptı. Eğer öyleyse hiç dert değil, dert etmem, çünkü ben de onu dinlemiyorum bazı zamanlar. Yani duyuyorum, ama dinlemiyorum. Hem zaten, anlatacaklarım hep aynı olmuştur, bunu biliyordu. Birazdan kusacaklarım da, yine aynı sözlerden ve küfürlerden ibaret olacaktı.

Sürekli şikayet ettim, rüyalarımdan bahsettim, sigaranın pahalılığından yakındım ve insanların samimiyetsizliğinden. Biliyorum, dedim, biliyorum her zaman daha kötüsü var. -Ama işte, görüyorsun, ben zayıf biriyim. Ayrıca şansız olduğumu düşünüyorum, sen de görüyorsun. Sen de hep mutluluğun kıyısından döndün. Her güne mutlu uyanmayı istedin ama düşünceler uyutmadı ve uyandığında saat tam öğleden sonra üç olmuştu.

-Oğlum, gün bitti lan sen uyanana kadar. Biliyorsun, buraya anca bir saate ulaşabiliyorsun. Ben beklerim, beklerim de, akşam yaptıkları çay bayat oluyor ve otobüsler kalabalık. Yani, biraz erken uyansan ölür müsün, ulan? Bak, ulan dedim, afedersin. Sonra metroya yürüyoruz, tam iki kilometre, burnumuz aka aka, eller ceplerde. Hayır, sigaramız bitiyor, yoksa yürümeyi severim. Sen de mentollü içmiyorsun ki senden otlanayım, deve içiyorsun.

Küfürler saçtım, o da aynı küfürleri tekrarladı. Bana böyle destek oluyor, iyi hissediyorum. Bir de gol atamadığımda, sırtımı hafifçe vuruyor. Çünkü söylemiyor ama, benim adıma üzülüyor. O da meselenin bir oyun olmadığını biliyor, başka bir şeyler var. Dürüst olmak gerekirse, bir saatten sonra neye üzüldüğümü unutuyorum, geriye sadece küfürler kalıyor. Ekranda, sanal bir yenilgiyi bile kabul edemiyorum. Oyuncularıma küfrediyorum, bağırıyorum, bahaneler buluyorum, takım değiştiriyorum. Sonra yine aynı takımı seçiyorum. Şikayet ediyorum.

Boğulurken konuşamam ya, ben de susuyorum. Sigara paketini açıyor, bana uzatıyor. Mentollü değil ama, birkaç saniyeliğine o görüntü, hayata döndürüyor. Sanki sigara değil, denizlerden çekip çıkaran bir el. Ayrıca beleş sigaranın tadı başka oluyor.

***

Değerli Mars, kayboldum.

Hem de ait olmadığım bir yerde, Dünya'da. Hem de bildiğim sokaklarda, bildiğim caddelerde. Tıpkı İncirli'nin dolambaçlı sokaklarında olduğu gibi. Tıpkı kendimi kaybettiğim gibi, balkonda, küçük köşemde, ilkbaharın habercisi bunalımlı havalarda... Ben bu ilkbaharları biliyorum Mars, bana iyi gelmiyor.

Yürüyorum.

Ben kayboluyorum Mars, oturduğum yerde. Çok şeyden şikayet ediyorum, hatta saygısızlık edip cevap yazmanı bile beklemiyorum. Hem sana yazmak da kaybolmak değil midir, oturduğun yerde? Öyledir. Bir yol var, yürüyorum, ama yerimde sayıyorum. Uzayda yürümeye çalışmak kadar acınası, Mars'la Dünya arasında. Bir de, nasıl nefes alıyorum, uzayda hava yok? Boğuluyorum.

Boğulurken konuşamam. Bir sigara uzat, çıkar beni bu boşluktan.


23 Şubat 2017 Perşembe

Kaptan, yedi gezegenlerden geçiyor mu bu?

-Duydun mu? Yedi tane gezegen bulunmuş!

Neyse biz işimize bakalım. O ayakkabının hali ne öyle? Kombininle hiç olmamış, ne bileyim biraz daha açık renk tercih edebilirdin. Ayakkabıyı görmüyorum bile, at onu hemen at, at. Pantolonun rengini sevdim, ancak gömleğine uymamış, sadece pantolonun iyi. Ne oldu? Bu hafta bir düşüş görüyoruz sende çok değerli, acayip değerli jüri(?) üyeleri olarak. Böyle giyinmeye devam edersen, haftaya bu acayip önemli podyumda(?) olamazsın, bunu biliyor musun? Sen böyle mi moda ikonu(?) olacağını zannediyorsun. Üzgünüm ama, atarz değilsin.

Yahu içim sıkıldı, arabesk bir şarkı çalıp bu boş programı doldurmaya çalışalım. Sonra anlamsız mimiklerle dans edelim, hem de dondurmayı konu alan bir şarkıyla(?). Yarışmacılar(?) biraz birbirinize sataşın, sonra ağlayın ve ardından kahkahalar. Kibirli bakışları sunuculuk zannedenler önden buyursun, ortalığı karıştırsın. Anlamsız diyaloglara girelim, gösteriş yapalım, herkesin ayağında ayakkabı varmış gibi, kıyafet tartışalım.

***

-Duydunuz mu? Tam kırk ışık yılı uzaklıktalarmış!

Neredeyse aynı hizadalar! Aynı hizadalar, aynı hizadalar! Evet sevgili milyonlarca seyirciler...  Kamyon arkası yazılılar bir sıfır önde. Şimdi öne geçti! Düştü, kalktı. Çok zorlu(?) bir parkur(?) gerçekten. Hem güç(?), hem de hız(?) gerektiren bir oyun(?). Şimdi sudan çıktı, adeta uçuyor! Birinci porseleni kırdı, çok hırslı(?). İkinciyi de kırdı! Muhteşem bir zafer, ezici bir üstünlük ve çok anlam ifade eden bir yarışma.

Buradayız çünkü, bu bir acil durum toplantısı(?). Aramızdan biri farkettiğiniz üzere burada yok, yok değil mi? Farkettiniz. Milyon kişi de farketti zaten. Neden yok? Birazdan onu açıklayacağım. Ama önce biraz gerilim müziği verelim, iki kişi atışsın, biri kamyon arkası bir söz söylesin, ben de sizi sakinleştireyim. Araya da bin tane reklam koyacağım. Ayrıca tam yirmi kere bu toplantının tanıtım reklamını vereceğim. Birkaç saat sonra da bu çok mühim olayı, çok mühim bir şekilde açıklayacağım.  Evet, arkadaşınızın midesi üşütmüş, buradan geçmiş olsun diyoruz. Artık bu yarışmada (?) olmayacak. Biliyorum, biliyorum, çok önemli.

***

-Bazıları karasalmış, bazılarında su bile olabilirmiş. Su varsa, demek oluyor ki...

Demek oluyor ki, bence bir çay içebilirler yani. Bence bu demek oluyor yani. Baksanıza çok beyefendi biri değil mi yahu? Aman, kızımız da pek hanımefendi. Ayrıca dürüst, komik, neşeli, saygılı, sözünü esirgemez, kendi parasını kazanıyor, yirmisekiz yaşında, adaylarını bekliyor. Paravan(?) açılıyor, heyecan dorukta, çocuklar dokuz buçuk olmadı daha saatler.

Haydi bir çay için bakalım, biz de aptal şarkılarla çılgınca dans edelim. Diğer adaylar gelsin, mikrofonu alabilir miyiz? Mikrofonu alan psikolog olsun, profesör olsun, zengin olsun, küfürbaz olsun ama saygısız olmasın, çünkü daha dokuz buçuk değil. Birbirinize sataşın, biz burada önemli bir iş yapıyoruz, sonra aptal şarkılar açıp çılgınca dans ediyoruz.

***

-Bir kişi alır mısın kaptan...

Neresi?

-Başka herhangi bir gezegen


22 Şubat 2017 Çarşamba

Sonbaharda uyandır

Değerli Mars,

Sana yazıyorum çünkü biraz sonbahara ihtiyacım var. Biliyorum, şu sonbahar muhabbetinden sıkıldın, ama ben buyum. Daha doğrusu geride kalanlar bunlardan ibaret. Anlayışlı olacağını düşünüyorum. Olacaksın da, benden başka kimden mektup alıyorsun?

Yine saçma sapan rüyalar görüyorum, şaşırmadın değil mi? Ben de şaşırmadım, hatta alıştım. Şeytani suratlarla gülen insanlara, bitmeyen sınavlara, geç kaldığım sınavlara, çatılardan düşme korkusuna, bir şeylerden kaçmalara -ama bir iki adım ilerleyebilmeye, tozlu asfaltlara, falan. Bir gece, rüyamda bana sınav kağıdı veren gözlüklü biri olursa, inan bana suratını yumrukladıktan sonra yakasına yapışıp, -ben okulu falan bitirdim ulan bitirdim, diye suratına suratına bağıracağım. Sınavlar, sınavlara geç kalmalar... Sanırım bunların bir nedeni var, ama yazmaya kalemim varmıyor. Ben geç mi kaldım Mars?

Albümlere baktım. Gülmeyi beceremediğimi farkettim, çünkü içimden gelmiyor. Hatta yirmi sene öncesinde çekilmiş fotoğrafımla, yirmi sene sonrasını karşılaştırdım. Hiçbir şey değişmemiş. Somurtmak desem, değil. Memnuniyetsizlik desem, yok o da değil. Mutsuzluk kelimesini harcamak istemiyorum, ağır bir kelime. Ama arada yirmi yıl olunca... Evet, bu mutsuzluğun fotoğrafı. Nedenleri unuttum, vesikalık kaldı. Yirmi çarpı üçyüzaltmışbeş gün. Ben matematik sevmiyorum, sen hesapla:

Ne kadar geç kaldım?

***

Sabah harika bir hava vardı. Kapalı hava, hafif serin, bulutlar gri. sanki saat, sabahın sekizinde durmuş. Bir sigara yaktım, serin rüzgarı hissetmeye çalıştım. Malum sonbahar diye bir şey yok artık buralarda, şikayet etmedim. Sigarayı da çayı da yavaş içtim, her zamanki gibi değil yani. Sahi neden bir acelem varmış gibi, hızlıca kalkıyorum şu koltuktan. Çay, sigara, bunlar neden çabuk bitiyor. Nereye yetişeceğim? Kalemim varmıyor, geç mi kaldım?

Şimdi hava açıyor ve ben yaz mevsiminden korkuyorum. Sen de korkuyor musun?

Çok sevdiğim sonbahar havası, ilkbaharın başında beliriveriyor. Hem de bir saatliğine. Ben yazlara, ilkbaharlara hiç hazır olmadım. Mutluluk da mı böyle gelecek, hazır olmadığım bir anda? Peki ben o sırada uyuyor olursam ne olacak? Sen de bundan korkmadın mı hiç?

***

Gri montumu giyiyorum, sigaramı yakıyorum. Bana biraz serin rüzgarlar gönder Mars, kapalı bir hava, bir sonbahar. Belki sana bir vesikalık yollarım, güldüğüme şaşırırsın.

Gözlerimi kapatıyorum. Hiçbir şeyin geç olmadığı bir vakitte, beni sonbaharda uyandır.


21 Şubat 2017 Salı

Yarım metre kala, dünya

Omuzlarından tuttum.

Biraz sarstım, gözlerinin içine baktım. Oğlum, dedim, bunu neden yapıyorsun ulan. O ise hala otobüs şoförüne ıslık çalmaya devam ediyordu ve gülüyordu. Durdu lan, dedi, bi' daha çalayım lan ha, diye de ekledi. Herkes bize bakıyordu, yine sarstım: -oğlum, neden yapıyorsun? Vazgeçmiyordu. Baş ve işaret parmağını birleştirerek yine ıslık çaldı, sonra gülerek ekledi: -durdu lan!

***

Bir gün daha bitmişti. Gün boyunca gülmeye çalıştık. Çünkü böyle yaparız. Kimimiz gülmeye, kimimiz bir şeyleri unutmaya, kimimiz hırs çıkarmaya gelmiştik. Her zaman olduğu gibi, oyun oynamak için en sevdiğimiz oyun salonuna girdik. Uzunca bir koltuğa oturduk, takımlarımızı seçtik. Benim aklımda, aklımı yiyen bitiren düşüncelerle birlikte yarınların karamsarlığı ve umutsuzluğu vardı. İşsizlik, boşa geçen yıllar, takıntılar, aklımı kaybetme korkusu, düşünceler, kafamdaki susmayan sesler, bitmeyen düşünceler... Daha pek çok şey.

Takım arkadaşım şunları düşünüyordu: -bu okul ne zaman bitecek, bi' tarafım ne zaman düze çıkacak, mutlu değilim, uzatmalar beş dakika olsa alırız bu maçı herhalde. Diğer arkadaşımın aklındaysa şunlar vardı: -kim oraya gidecek şimdi, -okuyoruz ama boşuna, -sütlaç yersem mutlu olur muyum?... Islık çalan arkadaşımın aklındaysa ne olduğunu bilmiyorum. Hiçbir şeyden şikayet etmiyor, kendinden çok fazla bahsetmiyor. Ama o zamanlar işsiz, çok sigara içiyor, sakalını sıfıra vuruyor, sürekli telefonda konuşuyordu. Ve burası önemli, takım arkadaşını gol yediklerinde suçluyordu.

Hatta kavga eder gibi konuşuyordu. Biliyorum, alt tarafı oyun. Ama o kendini kaptırıyordu. Gol attığı vakit, gözlerini sonuna kadar açıyor, bana bakıyor, televizyona bakıyor, sonra yine bana bakıyor, ağzını açıyor ama konuşmuyor. Birkaç saniye sonra -gol, diye bağırıyor. Hal böyle olunca, hepimiz saçma bir hırsla oyunu almak için çabalıyoruz, gol atınca bağırıyoruz, zaferi şarkılarla kutluyoruz. Arkadaşım saçma el hareketleriyle dans ediyor, ben koltuğu yumrukluyorum, diğerimiz -se la viii, la laaa la la la, şarkısını söylüyor. Çok çirkin söylüyor. Tüm bunlar bizleri daha çok hırslandırıyor, tartışıyoruz, kavga ediyoruz.

Küfrediyoruz: -bak bana bip deme lan bip! Küsüyoruz, susuyoruz, yenilgiyi kabul etmiyoruz. Ortam geriliyor, sonra çıkıyoruz-gidiyoruz ve birbirimize -kusura bakma, diyoruz, kaldığımız yerden hiçbir şey yokmuş gibi devam ediyoruz, gülüyoruz.

Çünkü yorgunduk. Mutsuzduk, bir şeyler bizi yavaş yavaş bitiriyordu. Asla dile getirmediğimiz ve belki de hiçbir zaman dile getiremeyeceğimiz şeyler. Ben perdeleri açmıyordum odamda, karanlığa alıştırdım kendimi. Diğeri sessizliğe, öteki kedere, onun yanındaki umutsuzluğa... Sonra küçük, önemsiz oyunlara büyük anlamlar yükledik, hırs aldık.

***

Otobüsün önüne geçti.

Saat akşamın sekizi-dokuzu. Otobüs kalkmak üzere. Farları açık, gözümüzü alıyor. Otobüsün tam önünde durdu. Araç yavaş yavaş kendisine doğru hareket etmeye başladı. Şoförü görüyordum, direksiyona yapışmış arkadaşımın gözünün içine bakıyor. Arkadaşım da şoföre. -Oğlum, çıksana lan oradan manyak mısın, ezileceksin!

Yok, kımıldamıyor. Üstüne gülüyor. -Duracak o, o duracak! Böyle sayıklıyor gülerken. Burnu ile otobüsün ön camı arasında yarım metre mesafe kalınca, şoför duruyor, hatta geri geri gitmeye başlıyor. -Gördün mü bak!

***

Sarsmayı bıraktım,.

Neden diye sormayı da. Islık çalmaya, otobüsü durdurmaya devam etti. Ve elbette gülmeye. Ben de güldüm. Sonra birlikte güldük. Çünkü buna ihtiyacımız vardı, dimdik durmaya, gülmeye, alay etmeye. Dünya hızlıydı ve hiç durmuyordu. Milyar da ya milyon yıl kadar daha da durmaya niyeti yoktu sanırım.

O iş buldu, diğeri okulunu bitirmeye yakın, ben çoktan bitirdim. Öteki sütlaç, çikolata gibi şeyler yemeye devam ediyor, mutlu olacağını sanıyor. Sonra mutluluğun zor olduğunu söylüyor. Bizler de mutluluğun zor olduğunu öğrendik. Hep bir şeylerin ruhumuzda eksik kalacağını, bir şeylere takılıp günü berbat edeceğimizi, bir şeylerin kafamızı kurcalamaktan asla vazgeçmeyeceğini anladık. Susmayı öğrendik, dile getirmemeyi... Hem zaten dile getirsek ne olacaktı? Yeni kederler ufakta görünüyordu.

Yeni karanlıklar, her biri daha siyah, yeni umutsuzluklar gülümsüyor. Dünya durmuyor, durmayacak, başım dönmeye devam ediyor, burnum kanayacak. Eğer dünya durmuyorsa, yarınlar karanlıksa ve otobüs farları açmış, kalkmak üzereyse...

***

Dünyanın da, otobüsün de, karanlığın da önünde öylece bekle, dimdik, güçlü. Korkmadığını, alıştığını göster. Olmaz ama; belki yarım metre kala, durur.


19 Şubat 2017 Pazar

Yedek hayaller

Yenilmek üzereydi.

Yeniden. Tüm taktikleri denemiş, ancak olmamıştı. Yanlış hatırlamıyorsam, dört-beş kez kaybetmişti. Ona vazgeçmesini söylemiştim. Hatta uzun bir sürenin ardından, kazanmanın tadını çıkarmak adına şarkılar bile söylüyordum. Gülüyordum ve bu çirkindi, ama acımasızca asla gülmem. Bir değişikliğe gitmeliydi ancak o, bildiğini okuyordu; hep böyle yapar.

Hep bildiği yollardan gider, o da benim gibi aynı otobüse biner, aynı yemekleri yer çünkü midesi hassastır. Alaycı güler ama çirkince değil. Sürekli gülecek bir şeyler bulmak için çabalar, samimice çevresine sataşır; bunu çok yapar. Bazen de suyunu çıkarır, ama o böyle biri işte. Genelde kimse onun bu tür sataşmalarına darılmaz, ses çıkarmaz. Hafif bir tebessümle karşılık verilir kendisine. Sürekli hayaller kurar, hayaller kurar, bunları sıkça dile getirir. Hayal kurmayı bıraktığımdan, ona destek olamam, hatta bazen hayallerden sıkıldığımı söylerim. Ancak o düşlerini dile getirmekten hiç vazgeçmez. Ardından başa sarar ve gülünecek bir şeyler bulmaya çalışır.

Neden sürekli bunu yaptığını, yani gülmeye çalıştığını günün birinde anladım. Başına gelen hastalıklar, rahatsızlıklar, sürekli kullandığı ilaçlar... Elbette bunların önemli etkisi vardır. Ama asıl neden, bir restoranın masasında ortaya çıktı. Hem de büyük bir sesle, benim, -ne yaptın ulan manyak herif, şeklindeki bakışlarım eşliğinde.

Telefonla konuştu, sesini yükseltti, biraz daha yükseltti. Ben onu elimle sessizliğe davet ettim, soğukkanlı gözüküyordum. Ama içimden, -oğlum ne olur sus ulan herkes bize bakıyor, diye isyan ediyordum. El hareketlerim yeterli olmayınca, kafamı masaya gömdüm, böylece kimse beni göremezdi. O hala bağırıyordu. Telefonu kapattı, -oh be ulan, dedim içimden. Artık sakince kalkıp gidebiliriz. Tam böyle düşünürken, yeni yaptırdığı emektar telefonunu, masaya vurdu. O uzaklara bakıyordu, bense telefona. Telefonun ön yüzünü ağırca çevirdim, lütfen kırılmış olmasın. -Şimdi unut onu bunu, telefona geçen hafta ikiyüz lira bayıldın ulan, hasta mısın? -Cam tuzla buz olmuş, aferin.

Kendi telefonum parçalanmış gibi üzüldüm; ulan sanki geçen hafta ben tamir ettirdim, parayı ben verdim. Ama sodaya para vermiştim, limonlu. Yine bir telefon konuşmasıydı, o bağırmaya devam ediyordu; elinde soda, limonlu. Daha yarısını içmeden, önümüzde duran ağaca fırlattı. Soda şişesi ağır çekimde uçarken ve ben yine kafamı yere gömmüşken, üstüme yine ağır çekimde limonlu soda döküldü, en sevdiğim kıyafetlerime. Ama artık alışmıştım, hatta bir saat sonra bu olaya güldük, hatırladıkça da gülüyorum.

***

Kimlerle konuştuğu, nelere sinirlendiğinin hiç önemi yok. Büyük neden, aslında o alaycı gülüşlerinin örttüğü, kırılgan bir camın olduğu içeride, ruhunda. En ufak sorunlar, en ufak aksilikler, en ufak söz karşısındaki kırılganlık... Bayat çay, kahve içememek, -benim aksime- kapalı havalar, yenilmek.

Gol yediği an, hele ki bu gol ilk saniyelerde gelmişse, kafasını geriye yaslar, tava bakar, ardından gözlerini kapatır. Ulan sanki dünyanın sonu, alt tarafı oyun-futbol, ama işte, cam... Çok kez kaybetti, sonunda çok sevdiği yedek oyuncuyu oyuna soktu. Son kozuydu, umutluydu. İlk atak, ilk gol, ilk sevinç. Havalara uçuyordu. Ve işte, kazanmaya başlamıştı.

Dışarı çıktık, bir alışveriş merkezinin şimdilerde yerinde olmayan, eski terasına gitti, çay içtik. Hava kapalıydı, o sevmez. Benimse en sevdiğim gün, gri bulutların olduğu gündür. Yavaş yavaş sevincini kaybetmeye başladı, yine bir gün bitiyordu. Tüm öfkelendiği şeyler, hayal kırıklıkları, umutsuzluk göz kırpıyordu kendisine.

Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Ona dedim ki, -kendine gel ve yedek oyuncuyu oyuna sok.

***

Hem ona hem kendime söyledim.

Biliyorum bu his geçici. Kendimi de dinlemem, çünkü meşgul çalıyor. Yine bir sıkıntı boğacak beni yakında, biliyorum. Belki bir kabus, belki küçük veya büyük bir aksilik. Hem yaz mevsimi geliyor, bundan daha vıcık ve iğrenç bir şey daha düşünmek istemiyorum. İlkbahar falan, bak midem bulandı. Yine umutsuz günler gelecek. Güzelim kış mevsimi bitiyor, biliyorum. Ben de çok üzülüyorum, sayılı günler var. Mars'a veya Jüpiter'e gidemeyiz. Hem Jüpiter gaz bulutundan ibaret. Onu bunu bırak, şehri bile gezecek gücümüz yok. Silip, yeniden başlamaya da bir şeyleri, çoğu zaman. Biliyorum.

Ama... Benim yedek oyuncularım var. Dolapta sakladığım bir gofret, bir fincanda soğuyan kahve, bir şarkı, Mars'a yazılacak mektuplar, sonbahar. Sonbahar. Sonbaharın hayali. Kışın hayali, kapalı havaların hayali.

-Hayalleri oyuna sok.


18 Şubat 2017 Cumartesi

Boş koltuk

Değerli Dünya,

Aslında bu mektubu Mars'a yazmam gerekiyordu. Çünkü çok yorgunum ve bir tek o beni anlıyor. Yorgun olduğum zaman ona yazıyorum. Ne zaman gerçeklerden uzaklaşmaya ihtiyacım olsa, ne zaman umutsuzluğa kapılsam, bana destek oluyor. Kulaklık gönderiyor, umut dolu şarkılar ve mentollü sigaralar. Sanırım bana acıyor. O da mutlu olamayacağımı biliyor aslında, ama işte, mentollü sigara gönderiyor. Hem zaten, Mars'a veya sana mektup yazmak, başlı başına acınası bir durum değil mi?

***

Sana yazıyorum, çünkü gerçekleri duymaya ihtiyacım var.

Söyle, sonbahar hiç gelmeyecek değil mi? Masmavi gökyüzünü sevmekten vazgeçeli çok oldu. Güneşli günlerden, sıcacık günlerden. Sadece, çoğu kimsenin sevmediği sonbahara bağladım tüm umutlarımı. Kapalı havalara, serin rüzgarlara. Hani insanların suratlarını ve çirkin ruhlarını yağmur yüzünden gizlediği havalar. Hani çay bahçelerinin ve otobüslerin tenha olduğu zamanlar, hatırla.

Mor, lacivert, gri bulutların beni mutlu ettiği zamanlar. Gök gürültülerinin, şimşeklerin, sert ve serin rüzgarların. Söyle, bu da acınası bir durum değil mi? Öyle. Balkona sıkışmak da öyle, yaz mevsiminden nefret etmek de öyle. Sürekli aynı televizyon kanallarını, beş para etmez programları izlemekten nefret edip, yine onları izlemek gibi.

Masada sıcak, taze ekmek istemek, ama elli metre ötedeki bakkala gidememek gibi. Evet, gidemiyorum. Bir adım öteye gidemiyorum. Gülmek istiyorum, hava kapanıyor. Tam kapanıyor derken, güneş açıyor. Nefret ediyorum. Nefret etmekten yoruldum. Yorgunum. Sigaranın külünü dökmekten bile yoruluyorum çoğu zaman. Sonra üstüme dökünce de, küfrediyorum. Bu da acınası bir şey sanırım.

***

Söyle, hiç mutlu olamayacağım, değil mi?

Hiçbir zaman o taze ekmeği almaya gidecek gücü bulamayacağım. Belki de küllüğe ihtiyacım olmayacak artık. Pek çok şeyden, herşeyden şikayet edeceğim. Televizyona küfredeceğim, samimiyetsiz insanlara, küle, yaz mevsimine, ilkbahara, beynimi kemiren binlerce düşünceye, kafamdaki seslere, susmayan seslere, kalabalıklara, otobüslere.

Otobüsler çok kalabalık. Geç geliyorlar ve bazen durakta durmuyorlar. Ben de, sinirimden diğer sefere binmiyorum, onun yerine sigara yakıyorum. Çok otobüs kaçırdım, hepsine de küfrettim. Çok zaman kaybettim, gideceğim yere hep sonradan ulaştım.

Diyorum ki, kala kala sonbahar kaldı elimde. Ya o da kalabalık gelirse? Kala kala, koca bir senede birkaç gün. Koca bir hayatta bir mentollü sigara, şekerli kahve, demli çay. Ya şu üstümdeki kasvet hiç bitmezse ve mutluluk kalabalık gelirse? Seneler geçer de ben yorgun olursam, bir sonraki seferi kaçırırsam, bilerek veya bilmeden. Geç olursa...

Dünya... Ya sen de bir çeşit otobüssen?

Yanaşır gibi oluyorsun. Son sigaramı da attım. Saatim tam yorgunu gösteriyor, durmuş. Bakıyorum, içerisi çok kalabalık. Biraz daha ayakta duramam, başka sefer de yok.

***

Yaşım yirmiüç. Birilerini kaldırıp, bana yer verir misin?


17 Şubat 2017 Cuma

Ses ayarı

-N'aptın dostum?

İyidir, mağaramda takılıyorum gördüğün gibi; öküz resimleri, ateşi bulmacalar, tekerleği icat etmeceler, dumanla haberleşmeler falan. Duman demişken, geçen sana Milattan Önce Kafe'de buluşalım diye haber yolladım, neden gelmedin? Dumanı farketmedin değil mi? Keşke telefonun icat edilmesine yüzyıllar olmasaydı.

***

Telefon, televizyon, otomobiller, marketler... Evet market. Yeter ulan artık, neden avlanmak zorundayız. Ben koşmaktan yoruldum kardeşim, sen yorulmadın mı? İki saat otların, çimenlerin arasında sığır, geyik beklemekten bıktım, şarkı falan söylemeyi de bilmiyorsun. İğrenç sesinle aptal aptal şarkılar. Anca,- mağaramda kırılmadık yer mi bıraktın, filan.

Düşünsene, kafanda resmet. Avlanmakla uğraşmıyorsun. Bir market var evinin önünde, içinde istediğin pek çok şey var. Girişi, çıkışı belli olmayan, kapısı zar zor açılan bir market. Kutu içecekler falan hep yerlerde, paketli, hepsinin üstü toz içinde. Düşün, kafanda canlandı mı? Benim de canlandı. Yalnız şu limonlu soğuk çayın ismi nedir? Bu nasıl marka ulan, kutusu da yeşile dönmüş küften, kirden pastan. Ha, şunun çakması değil mi lan bu? Tamam.

Hem ucuzlar. Bayağı ucuzlar. Dur ulan, neden bu kadar ucuzlar. Bir dakika yahu, buradaki pek çok şey markaların çakması lan. Neyse. Hiç olmazsa temiz. Temiz, eğer şu bisküvi paketini deterjanlı suya batırıp çıkarırsak, temiz. Olsun. Dur, duyuyor musun? Bu ses ne?! Oğlum, fare mi lan o? Neyse. Şuradan bayat bir ekmek alalım, gidelim, ben ödüyorum! Mutlu oldun mu? Kasadaki çalışan olmadı ama, oğlum bu adama, ileride Jem Yılmaz diye biri çıkacak, onu izlettirin, gülmeyi unutmuş.

***

Para! Sanırım aldığı paradan memnun değil.

Olsun ya, bak şimdi, ona da bir çözümüm var. Banka diye bir şey hayal et. İnsanlar kapısından giriyor, sıra numarası alıyor, gülümseyen bir suratla muhatap oluyor. Şimdi bu arkadaşımızın da telefonuna sürekli mesaj atılıyor bu tür yerlerden.

Tonla, tonla para vereceklerini söylüyorlar. Bilmem kaç ayda, yüzde sıfır virgül bilmem ne, ve çokça karmakarışık ve süslü şeyler... Arkadaşımız bankaya gidiyor, para alıyor, mutlu falan oluyor. Sonra daha çok mutlu olmak için, daha çok para alıyor, sonra daha çok. Yaşamı boyunca bu banka denilen yerler için çalışıyor. Aldığından çok daha fazlasını geri veriyor. Kağıt parçaları için hayatı boyunca borç batağında yüzüyor. Nasıl? Sonu biraz kötü oldu ama olsun.

***

Halbuki okusaydı böyle mi olurdu?

Okumak. Buldum, üniversite! Bak şimdi, üniversite diye bir yer hayal et. Şimdi bu arkadaşımız, senelerce okuyacak, havuz problemleri öğrenip unutacak, dayak yiyecek, çarpım tablosunu bilmediği için azar işitecek. Yaklaşık oniki sene yeter. Sonra kalem, silgi ve şekerin kutu içinde verildiği bir sınava girer, tüm hayatının buna bağlı olduğunu zanneder. Ve nihayet üniversite denilen yer için hazırdır.

Puanı mı yetmiyor, olsun. Çok özel üniversiteler var be oğlum. Bu üniversiteler arkadaşımıza iyi bir öğretim, süper bir öğretim verir. Az kalsın eğitim diyecektim. Dahası, iyi bir iş vaadeder. Arkadaşımız, senelik binlerce lira verir. Saçma sapan şekilli saçlarıyla, abartılı giyimleriyle, not tehditleri savuran öğretim görevlileri için binlerce lira...

***

-Abi, güzel anlatıyorsun da, marketlerin kalitesine, üniversitelerin vaatlerine, bankların masumluğuna nasıl inanacak insanlar?

Reklamlara boğuk, karizmatik bir ses koyarız.


16 Şubat 2017 Perşembe

Kısır yörüngeye cevap

Değerli N.G.,

Adres değişikliğin geç öğrendiğimden ötürü, bir mektubu boşa göndermiş oldum. Ama sorun değil, neler yazacağımı zaten iyi biliyorsun. Bilmediğin şey ise, neler yazmayacağım. Bazen sana küfretmemek için kendimi zor tutuyorum, ulan. Ama merak etme, sinirim çabuk geçiyor, seni kırmak istemem. Hem, boşluğa uzun uzun bakıp delirmek üzere olan birini kırmak, en az mentollü sigaranın pahalı olması kadar ayıp.

Yazmadığım şeyler arasında, gerçekler de var. Bildiğin, ama hazır olmadığın. Bunlardan bahsedip canını sıkmayacağım. Çünkü sen, sensin. Çok sigara içiyorsun sebepli yere. Şu karşı apartmandaki ağaç kesildi diye, hem de kesileli belki bir yıl olmuşken. Sonbahar diye bir şey olmayacak diye sigara içiyorsun, bir sonraki tarifeli yolcu uçağının uzay gemisi olma ihtimali sıfır diye...

Durup durup bir şeylere üzüldüğün için, işte bir ambulans sireni! Şu karşı balkondaki kulübeye sıkışmış ihtiyarın havlamaları, uğultuları. Tepesindeki kargaya, ikiyüz metre ilerideki kangallara, bir kilometre ötedeki sokak ihtiyarlarına duyuruyor sesini. O da sigara içiyor, sen de sesini ellibeş milyon kilometreye ulaştırmaya çalışıyorsun. O ellibeşbin kilometrenin varış noktasında ne var, biliyor musun?

Taş, kum, toz fırtınaları, belki donmuş su -o da biraz, yarım yamalak bir atmosfer, turuncu toprak, dondurucu soğuk, kraterler, yine toz, yine turuncu. Krater... Delik deşik. /Unutmadan, yara bandı yollar mısın?/ Koca bir çöl var, oksijen yok. Ama sen yine de sesini o kahrolası ellibeş milyon kilometreye duyurmaya çalışıyorsun. İyi yapıyorsun, çünkü ben de gri mont giyiyorum.

Bununla birlikte, sürekli kendime sorular soruyorum. Bu yörünge iyi güzel de, nereye kadar? Dön; hem kendi etrafında hem Güneş'in. Nereye kadar? Başka bir Güneş Sistemi'ne geçsem, turuncu sıktı yeşile mi dönüşsem, falan. Dünya'ya kafa atıp, oradan sekip, Jüpiter'e mi uğrasam? Bu arada ben de Dünya'dan ve yazlardan nefret ediyorum. Hatta dünyanın posterini asıp, dart atıyorum. Sapanla da vuruyorum. Dart mı, yoksa sapan mı? Bunun için havaya bozuk para atıyorum. Yazı, tura? Rotamın tersine gidip, gitmemek için de, turuncu için de. Ama sonucun ne olacağını biliyorum, sen de biliyorsun. Yine de, tıpkı senin gibi, yazı tura oynuyorum işte.

***

Tamam, tamam; kapalı hava, gri hava filan. Anladım, ben de senin gibi düşünüyorum. Peki hiçbir şey yapmamaktan yorulmadın mı? Benim az-çok tanıdığım N.G., şu iğrenç güneşli havada, o ağır perdeleri çekmeden önce, cama bir sonbahar yaprağı yapıştırır ya da ne bileyim, gri bir bulut resmi...

Yaşayacağın o kahrolası mutsuzluk... Yine gelecek, hep gelecek. Düşünceler peşini bırakmayacak, kabul. Mentollü sigara gelecek sene daha da zamlanacak, kabul. Kültablası dolacak, çakmak bitecek. İyi uyanmayacaksın, rüyanda aptallıklarla, saçmalıklarla, sınavlarla, karanlıklarla dolu olacak, kabul. Rüyanda şu aşağılık ışıkları açmayı deneyeceksin, tuşlara basacaksın, hepsine basacaksın, ama açılmayacak. Sonra derin bir sessizlik. Bense aynı yörünge devam edeceğim, yeşil olmayacak toprak, kabul.

Ama turuncu-tozlu toprağımla, aynı yolları dönerken, aynı Güneş'in etrafında, aynı yörüngeye sıkışmışken bile, bir şeyler yapabilirim. Kulaklık takıyorum, al bak. Gördün, çünkü yalnızca ellibeş milyon kilometreye veya beşyüzdoksanbir milyon kilometreye seslenenler Mars'ın kulaklık taktığını görebilir, sonucu bile bile yazı tura atar ve kimsenin dinlemediği şarkıları dinlerler. Sadece onlar, bu kısır döngüden çıkamasa da, ona cevap verebilir, bir şeyler yapabilir.

***

Bu gece aynı kabusları göreceksin. Ama sessizliği bozacaksın, işte kulaklığın ve şarkın.


14 Şubat 2017 Salı

Beynini tükürenler

Küfrettim.

Elimi kaldırdım, -senin ben, diye başladım, devamını güzel getirdim. Ulan, şu kafanı aç da bir havalandır, ruh hastası, içeride çürüyen bir şey var. Kokusunu ta beş metre öteden alabiliyorum, içeride can çekişiyor.

Sigara içiyorum, ayaktayım. Aptal insanların, aptallıklarını düşünüyorum. Önümden bir araç geçiyor. İşte o koku, şoförün yanındaki koltuktan geldi. Şoförün yanındaki dayı, araç yoluna devam ederken, gözümün ta içine baktı, elini dışarı sarkıttı, sonra kafasını. Biraz daha sarksa, ufacık beyni burnundan düşebilirdi. Dayı, bana bakarak, bağırarak şarkı söylemeye başladı, gözlerini hiç ayırmadı. Gidene kadar da şarkıya devam etti. Beynini az kalsın yere düşürecek olan dayı gittikten sonra, bu hareketi üzerine düşündüm. Herhangi bir yaşam belirtisi, mantık, amaç aradım; bulamadım. Ben de güzelce küfrettim.

Koku tanıdıktı. Çünkü bundan uzun seneler önce de, yine benzer bir olay yaşadım. Yokuş çok yorucu olduğundan, kaldırımda biraz dinlenelim dedik arkadaşımla. Bir iş hanının bahçesinin önündeki korkuluklara yaslandık, aşağıyı seyrediyoruz. Önümüzden bir araç geçti, şoförün yanındaki insanımsı, ellerini sarkıttı, kapıya vurarak ritim tuttu, şarkı söylemeye başladı bize bakarak. Sonra önümüze tükürdü. Tükürdüğü için ufak beyni, sinüslerden geçerek boğaza, oradan leş kokulu ağzına, oradan da yere düştü.

Kimisinin de beyni düşmemiş, buharlaşmış. O kuş yuvası saçın ürettiği sıcaklığa hiçbir beyin dayanamaz, efendim, buharlaşır. Oğlum, o nasıl saç, ulan. Sen hasta mısın? Bu saçın amacı ne, mantık... Neyse, mantık demeyeyim. Güvercine izin ver, iniş izni istiyor. Hey, duyuyor musun? Duyamazsın, çünkü o koca kulaklığı çıkarman lazım. Normal bir insan olman için de, yolun ortasında millete bakıp bakıp, şarkı söylememen lazım, sataşmaman lazım. Normal? İnsan? Neyse tamam, kalan beyin kırıntılarını da buharlaştırmayalım.

***

Beynini tükürenlerle, buharlaştıranlarla karşılaşmak...

Bu türlere sıkça rastlayınca, dünyayı daha bir farklı algılıyor insan. Mesela, mesela... Bir havhav geliyor karşıma. Dişlerini gösteriyor durduk yere, gözümün içine bakıyor. Sanırım sataşacak birilerini arıyor. O da ne havhav tespih sallayabiliyor, hatta iki ayağı üstünde yürüyebiliyor. Ulan, yere de tükürebiliyor. Dur biraz, havhav değilmiş, pardon.

Bir horoz, yaklaşıyor ağır ağır. Dürtüyor. Oha ulan, horoz konuşabiliyor. Orada durduğum için benden sigara istiyor. Sonuçta onun çöplüğü. İstediğini alamayınca da küfrediyor. Martılar minibüs sırasına girmiş, ama araç gelince viyak viyak birbirlerinin üstüne çıkıyorlar. Yok artık, oradaki goril mi lan? Çünkü yalnızca goriller böyle gerine gerine yürür.

***

-Beyefendi! Beyefendi! Flaş kullanarak fotoğraf çekmek ve beslemek yasak.

Pardon, unutmuşum...


12 Şubat 2017 Pazar

Bakırköy'ün çubuk krakerle ne alakası var?

Son sigaralar da bitti.

Bir gün daha bitmişti. Küfürler edilmiş, gülünmüş, eski günler anımsanmış, eskiden daha çok gülünürmüş, şimdilerde daha çok küfredilirmiş. Bir şanssızlıktır gidiyor, bir şeyler hep tersine gidiyor, bir sonraki günün lambası daha da az ışık vermeye başlıyor. Bunu düşünüyoruz, eski dostum ve ben. Aslında neye üzüldüğümüzü de bilmiyoruz, ama dedim ya, bir şeyler ters. Yine de tebessüm ediyoruz aksiliklere.

Otobüs durağının hemen yanındayız artık. Hiç otobüs durağında oturmadık. Durağın yanında bulunan beton korkuluklarda bekledik bir sonraki seferi. Sanırım sonraki günlerin de güzel olacağına burada inandırdık kendimizi. Hatta sigara izmaritlerini, önümüzde duran rögar kapağının deliklerinden, oturduğumuz yerden fırlatıp geçirebilirsek, mutlu olacağımızı sandık. Bunu hiçbir zaman başaramadık. Hem zaten bunun mutlulukla ne alakası var? Yok; umutla alakası var.

***

Bir otobüs geliyor, diğeri gidiyor. Kimi İkitelli taraflarına, kimi Taksim, kimi Bahçeşehir, kimi bilmem nereye. İstanbul'un dört bir yanına... Onları izlemek güzel. Sayısız otobüsün bir yerlere gelip gittiğini bilmek... Ama en güzeli ihtiyarlarla sohbet etmek, durağın yanındaki banklarda.

Bir teyze geliyor, yanıma oturuyor. Saati sorarak usulca giriş yapıyor sohbete. Onu bunu şunu düşünürken, bir bakıyorum teyzenin derdine ortak olmuşum. Yalnızlığından yakınıyor, başına gelen talihsiz olayları anlatıyor, arada bir gözleri doluyor. Sonra gülüyor, yaş olmuş bilmem kaç, ama hala umut dolu gülüyor. Buraları çok sevdiğini söylüyor, hemen şurada oturduğunu söylüyor, anılarını anlatıyor. Çubuk kraker ikram ediyor, -buralar çok değişti, diyor. -Sen nerelisin, diye soruyor. Ben, diyorum, Bakırköylüyüm.

Buralıyım yani, burada doğdum, çoğu haftasonumu burada geçirdim, göbek bağım bile şurada. Bu bankta saatlerce oturduğum oldu, şuradaki kapatılan sinemaya en çok ben gittim, sinemada ilk izlediğim film Maymunlar Cehennemi'ydi, İncirli'de gittim. Kumpir ile burada tanıştım, hala seviyorum ama şimdilerde çok pahalı. Hem kısırın içinde taş oluyor bazen, yapan ustaya küfrediyorum.

Buraya dair pek çok şeyi seviyorum. Şuradaki hayvan dükkanını seviyorum, artık kaplumbağa satmasalar bile. Kahvehaneyi seviyorum, oradaki turuncu çayı, ihtiyarları; şimdilerde uğramasam bile. Ta aşağıda küçük bir liman bile var, birileri Bostancı'ya, Kadıköy'e falan gidiyor, ben gitmesem de, bir hareketlilik olduğunu bilmek güzel. İncirli'de, caminin karşısında, yolun tam ortasına yerleştirilmiş bankları seviyorum, hiç oturmamış olsam bile.

Küçücük bahçesi olan apartmanlar çok hoşuma gidiyor, bahçeler ormana dönüşmüş artık ama, olsun. Çardakları hala güzel. Geçenlerde caddenin belirli kısımlarındaki binaların yıkıldığını, yerine yenilerinin yapıldığını gördüm. Büyük büyük boşluklar oluşmuş, ta karşısı gözüküyor. Bu beni çok korkutuyor. Senelerdir orada duran binaların gitmesi, seni de korkutmuyor mu? Ya şu yetmişlerden kalma köfteci dükkanı da bir gün giderse?

Ya senin gibi ihtiyarlar giderse ve bu banklara aptal, kafası kuş yuvası gençler oturursa? Ellerinde tespih, ağızlarında kibir, gözlerinde çirkinlik. Aptal aptal kabadayılıklar, yere tükürmeler, ağzını yayarak konuşmalar, genzi yakan iğrenç parfümler, şık ayakkabılar, pahalı gözlükler? Onlar çubuk kraker taşımaz, bu seni korkutmuyor mu?

***

Bakırköy otobüs durağını kaldırdılar, yerine metro yapacalarmış.

Yüz metre ilerde kalkıyor otobüsler, bir bankanın önünden. Kalabalık iğrenç, leş gibi parfümler, aptal ağızlı insanlar, sıra nedir bilmeyen at gözlüklüler... Herkes, herkes orada. Dahası da gelecek. Merto gelecekmiş, otobüs durağı kaldırılmış, umutlandığımız, son sigaramızı umutlanarak yaktığımız yerler gitmiş.

Metroyla gelecek olan varsa, çubuk kraker getirsin.


11 Şubat 2017 Cumartesi

Zemin, 1. ve 2. kat, Mars

Değerli Mars,

Adres değişikliği yaptım, ben arada böyle deliririm, bakma sen. Halbuki, hiç huyum değildir; yani değişimler, değişiklik iyidirler, değişmeyen tek şey değişimin kendisidiler, falan. Ben dört buçuk senedir aynı telefonu kullanıyorum, senelerdir de aynı sigarayı içiyoruz; ben ve telefonum, evet. Bana benziyor, ağır, arada sırada kapanıyor ve mentollü sigaranın pahalı olduğunu düşünüyor. Ayrıca senelerdir saçımı üç-dört numara kestiririm; sakal da biraz kalsın ağabey.

Aynı yollardan yürürüm, hatta gideceğim yere aynı otobüsle giderim, çünkü kalabalık değil. Dönüş yolunda ise minibüse bineceğimi söylerim ama hiç binmem, yürürüm. Çocukluğumdan kalma oyuncaklar, köşede bir yerde, asla atamam. Son zamanlarda çok giymesem de, gri montum hep sandalyenin üstünde asılıdır. Onu çok severim, yaşamımın dönüm noktalarında bana eşlik etti. Dayak yediğimde, yere yığıldığımda, yağmurda ıslandığımda, kahvehanede ışık bir tek benim için yandığında ve bazı şeylerin asla düzelmeyeceğini öğrendiğimde...

Yani o montum yırtılsa, yıpransa, yansa, ya da ne bileyim, bir şey olsa işte; ağlarım. Ve ağlayınca çok çirkin oluyorum. Arkadaşım öyle diyor, bunu gülerek söylüyor, şaka yapıyor yani. Yine de -ağlama sakın, diyor. Gerçeklik payı var, o da şarkı söyleyince çok çirkin oluyor. Bir de kararsız kalınca... Abi, diyorum, ne yiyeceğiz? Bilmiyorum, diyor. Bunu yarım saat boyunca, beş dakika bir soruyorum, hala bilmiyor. Senelerdir aynı şey, işte o da bundan vazgeçemedi. Sonra gidip aynı menüyü alıyoruz, yine, senelerdir.

Ne yapacağız? Nereye gideceğiz? Gitsek mi, gitmesek mi? Her bir soru için, on dakika tartışıyoruz. Sonunda yine aynı yere gidip, aynı esprileri yapıp, aynı bayat çayı içiyoruz. Onun bu kararsızlığına kızmıyorum, hali yok. Düşündüm de, bu konuda ben ondan daha çirkinim hatta.

***

Sigaram bitmiş, bakkala gitmek beş dakika. Bakkala gidip gitmemeyi düşünmem ise, yaklaşık yarım saat sürüyor. Sonunda gidiyorum elbette. Bir film izlemek istesem, hangisini izleyeceğime dair bir seçim yapmak... O da bir yarım saat alıyor. Sonunda elbette izlemiyorum.

Yeni bir filme başlamak zor. Kötü mü olur, iyi mi olur, zaman kaybı mı? Yeni bir filme, yeni bir diziye, yeni bir işe, yeni bir güne başlamak... Yeni bir güne... Mutlu olmaya çalışmak. Sabah herşeyin güzel olacağına kendini inandırarak uyumak. Perdeler ağır, biliyor musun? Yaz mevsimini sevmemek ya da günışığını. Perdeler ağır, hep kapalı. Zaten bulutlar inadına mavi-beyaz, beni delirtiyor. Ben gri bulutları seviyorum! Yeni, güzel bir yarına gücüm yok.

İşte, ne yiyeceğime karar vermeye de gücüm yok, nereye gideceğime de. Bu yüzden bozuk para taşıyorum, işte bu çok kötü. Nereye gideceğime, ne yiyeceğime bozuk para karar veriyor. Hatta iş görüşmesine gidip gitmeyeceğime bile. Bazen mutlu olup olmayacağıma. Tura gelirse, mutlu olurum falan. İnsanlar buna delilik diyor, sen ne diyorsun? Beni anlıyorsun, biliyorum. Bozuk para ağır. Yazı da olsa, tura da olsa, sonu hep aynı menü. Bunu da biliyorsun.

***

Mars... Gücüm yok, yorgunum.

Yaz mevsimini istemiyorum, perdeler kapalı kalsın. Ne kadar istesem de senin şu turuncu toprağına ulaşamayacağımı biliyorum. Hem orada hava da yok, su da. Oraya uzanan ne bir merdiven var ne de bir asansör... Olsaydı da çıkamazdım zaten. İnmek neyse de, yukarı çıkmak için güçlü olmak gerekiyor. Mutluluk adına çabalamanın boş bir uğraş olduğunu anlamak için de, yeni bir gezegene yerleşmenin yüzyıllar alacağını bilmek için de.

İmkansız olsa da, yol yine sana çıkıyor Mars. Nasıl geleyim? Merdivense yazı, asansörse tura. Tura!

10 Şubat 2017 Cuma

Dominikli kravatlılar

Yok artık ulan, dedim.

Normalde olsa küfrederdim, biliyor musun çok güzel küfrederim. Ufak çapta bir şaşkınlık yaşadığım için, küfretmedim. Sadece, yok artık, dedim. Sonra ne yapıyorum ulan ben, dedim. Kendime gelmeliydim. Hemen bir küfür savurdum havaya, işte tamam, kendimdeyim.

Yirmi-otuz... Nasıl desem, ne desem... Hah! Yirmi adet, otuz adet insan toplanmış, yerlerini almışlar. Karşılarında kocaman kütük bir masa, masanın etrafında ise... Nasıl desem, ne desem... Bulamadım. Sadece üç-dört, diyelim. Bu üç-dört kişi tartışıyorlar. Ne hakkında tartışıyorlar biliyor musun? Issız adanın tekinde dünyayı kurtardıklarını sanan, acayip büyük işler yaptıklarını düşünen, bağıran, ağlayan, tek amaçları parkur dedikleri saçma sapan düzeneklerden atlayıp, porselen kırmak olan insanları tartışıyorlar.

Tamam, buna zaten senelerdir alıştım. Peki neye küfrettim biliyor musun? Ulan adamlar o programa bir psikolog getirmişler. Psikolog kravatlı-gömlekli falan. Ciddi ciddi, porselen kıran insanları konuşuyor ve buna analiz diyor. O yirmi-otuz adet insana sesleniyorum, ulan farkında mısınız? Kokonatla porselen kıran insanları çözümleyeceğini söyleyen, kendini psikolog sanan birini dinliyorsunuz? Ta nerelerden o stüdyoya gelmişsiniz, tribüne oturmuşsunuz. Farkında mıs... Neyse. Nasıl olsa dinlemeyeceksiniz.

Bu hafta adadan kim elendi teyze? Sence şunun oyunlardaki performansı nasıl? Kokanatı nasıl kırıyor ama değil mi? Çok karakterli çocuk gerçekten, porselen kırışından belli değil mi? Sence bu sezon kim şampuan olur? Esemes gönderdin mi o çocuğa? Ne güzel konuşuyor değil mi? Hayattaki amacın ne teyze? Pardon sonuncu soruyu es geçelim, esemes geçelim, eleyelim, takılmayalım.

O halde o kravatlı, kendini psikolog sanan beyefendiye sesleniyorum. Sen diplomanı bunun için mi aldın? Diploma dedim, afedersin. Tezini kokonatlar üzerine mi yazdın? Psikolog demişim, afedersin. Sana diyeceklerim şimdilik bu kadar.

Hele şu aptal aptal insan ilişkileri programlarına çıkan, tırnak içinde ilişki uzmanı psikologlara ne demeli hocam? Onlara nasıl seslenebilirim? Televizyonlarına daat, daat sesleri eşliğinde, -ilişki uzmanı mor odaya- uyarısı göndersem, olur mu?

Ulan, onu geç, adamın teki ne yapıyor biliyor musun? Elinde mikrofon. Ne diyorlar ona, hah loca. Locaya, ehe ehe, oturmuş. Şarkı eşliğinde ellerini ve kafasını senkronize bir şekilde, robot dansı tarzında sağa sola oynatıyor. Diğeri şövalye gibi giyinmiş, oyuncak atla stüdyoyu turluyor. Başkası stüdyoda pilav yapıyor. Hocam, bu adamlar da kravat-gömlek giymiş.

***

Şu programa çıkan kravatlı-gömlekli psikolog beyefendi,

Söyleyeceklerime devam ediyorum. Psikolog dedim, afedersin. Dışarıda, yürürken, bir çay bahçesinde otururken, otobüste seyahat ederken, milletin gözünün içine bakarak kavga çıkarmaya çalışan, şarkı söyleyen, ıslık çalan zavallılarla bir ben mi karşılaşıyorum, ulan?

Millete laf atan, sataşan, yere tükürmeyi delikanlılık sanan, kabadayılığı adamlık bilen insanımsılarla bir ben mi karşılaşıyorum? Sen hiç karşılaşmıyor musun? Dışarıda bu kadar manyak varken, senin orada ne işin var? Şu teyzeden başla mesela! Senin orada ne işin var?! Sen niye kravat giyiyorsun?!
Sen diplomanı Dominik'ten mi aldın?!

***

-Bunun yeşil rengi kalmamış beyefendi. İsterseniz şu gri kravatı deneyin.

Ha? Pardon dalmışım. Yok hocam, sen bana oradan bir deli gömleği getir.

9 Şubat 2017 Perşembe

Yüzkırk karakter haklıdır

Değerli Dünya,

Artık, Sadece N.G. olarak sana yazıyorum, buna alışsan iyi olur. Ne yani, illa şekilli şukullu bir isim bulup, aptal aptal şeyl/

***

Mektubuma buradan devam edeceğim, kusura bakma.

Malum, yüzkırk karakter... /Aptal aptal şeyler mi yazsaydım? -Bir tarafım kaşınıyor, -kulaklık yatarken kulağıma batmasa keşke, -havalar soğuk herkes ruh hastası, gibi gibi... Nasıl yani, diye sorma, bunlar harika cümleler. Binlerce kişi bu harika şeylere bayılıyor, ölüyor, bitiyor.

Haklılar. Hatta biliyor musun, herkes haklı. Bununla birlikte, herkes adam, herkes delikanlı, herkes mutsuz, herkes acı çekiyor, herkes yıkılmadı-ayakta, herkes şair, herkes eleştirmen, fotoğrafçı, gurme, iyi, yardımsever, hayvansever. Herkes malboro içiyor, herkes uçlarda yaşıyor, herkes doğruları konuşuyor, herkes açık sözlü, dobra, komik, neşeli.

Herkes, -sen bana kurban ol lan, falan.

***

Başarı, beğeni ve takipçi sayısıyla ölçülüyor yeryüzünde.

Bu arada senin kaç takipçin var? Bak şimdi hemen bir hesap açıyoruz sana, kapak fotoğrafına vodka, viski falan koyarız bir de malboro. Biliyorsun, mentollü sigara böyle adamsı şeyler değil, öyle diyorlar. Böyle çok karizma olursun, üç-beş takipçi oradan gelir.

Sonra hiç okumadığın bir şairden, birkaç satır yazarız, oldu mu sana yirmi-otuz takipçi. Şimdi sıra gemi edebiyatına geldi. -O gemi hiç gelmeyecek kaptan, kaptağn, kaptaağn yazdık mı, tamamdır. Yüz-iki yüz takipçi için hazırız. Şimdi sıra, erkekler ve kadınlar kısmına geldi. Erkek dediğin şöyle olmalı, kadın dediğin böyle olmalı, diyeceksin. Unutma, bu yeryüzünün en büyük meselesidir.

Başka büyük olan mesele ise, kulaklığın yatarken kulağa batmasıdır. -Hala bulamadılar mı yia, yatınca kulağa batmayan kulaklık?, diye bir ileti yaz, işte bu çok tutar. Çünkü üzerinde düşünülmesi gereken başka bir konular yoktur.

***

Garip garip hikayeler yazarsan, eline de yavru bir köpekçik alıp fotoğraf çekersen, belki bir gün kitap bile yazabilirsin. Ya da en güzeli, sen blog yazmaya başla, işemekle ilgili şiirler yaz, adına da -günlük, koy. Evet, işemek. Beş-altı kitap garanti, ciddiyim. İnsanlar buna samimiyet diyor.

Zaten milyonlarca kişi seni takip edecektir. Belki birgün bir gazetede bile yazabilirsin. Ünlülerin evliliklerini, boşanmalarını falan yazarsın, seni uzman yaparlar bu konuda. Okumaya doyamazlar, bilmem kaçıncı kitabını merakla beklerler. Abartmıyorum. Abartıyor muyum? Bana inanmıyorsun. Beni dinlemiyorsun.

***

Peki, ya bir milyon yüzyetmiş bin takipçim olsaydı, ya da dokuzyüzelli bin ya da bilmem kaç? Şekilli şukullu bir ismim ve tam yüzkırk karakt/



8 Şubat 2017 Çarşamba

Tek başına satranç

E2, E4'e!

Hamleni yapmadan önce beni dinle. Yoruldum. Nefret doluyum. Pek çok şeyden nefret ediyorum. Otobüslerin kalabalık olmasından, mentollü sigaranın pahalı olmasından, hızlı yemekleri ellerimle yemekten -çünkü ellerim yağ oluyor ve deliriyorum, televizyon izlemekten -ve yine de izlemekten, insanların nedensiz yere dik dik bakmasından -bunu hep yapıyorlar, kağıt gemilerin çabuk batıyor olmasından ve daha pek çok şeyden.

Takıntılarımdan nefret ediyorum. Hiçbir zaman onlardan kurtulamadım. Beni yavaşlatan onlar, duydun mu beni?! Beni yavaşlatıyorlar, beni düşündürüyorlar. Tüm karanlıkta kalışlarım, tüm duvarları yumruklatan şeyler ve mutsuzluğun geçici bir şey olmaması... Beni çok düşündürüyorlar, beynimi hızlandırıyorlar. Beynim çok konuşuyor.

E4, E5'e!

Sen. Sen çok konuşuyorsun ve sigaralarımı sen içiyorsun. Ulan, tanesi elli kuruş onların hıyar! Beni sen bağladın bu balkona, bu şehre ve bu dünyaya. Evet, dünyaya; kesme işareti yok. Çünkü ondan nefret ediyorum. Sürekli tekrarlıyorum ama, bu dünyaya ait değilim. Değilim ulan işte. Başka bir gezegen var mıdır?

Burada kocaman ağızlar, kocaman kocaman gülüyorlar. Samimi bir gülüş değil, alaycı. Küçük dillerini görüyorum, küçük dilleri sallanıyor. Gülecek insanlar arıyorlar, kirli tırnak uçlarıyla birilerini gösterecek insanlar. Yeryüzündeki tüm aptallıkları, sevimsizlikleri, sahteliği, kabadayılıkları başarı sayıyorlar. Şık giyiniyorlar ama ağızları leş gibi kibir kokuyor ve kirliler. Çünkü o tırnaklarla hazır yemek yiyorlar.

E5, E6'ya!

Dedim ya, yoruldum. Şu piyonu oradan kaldırır mısın? Açıl! Beni anlamıyorsun, ben başka bir yere aitim. Yazlardan nefret ediyorum. Perdeleri çekiyorum, Güneş'i sevsem de, hafif karanlık olsun istiyorum içerisi. İçimde bir yerde, bunun nedenini biliyorum; bitmesini istemiyorum kısa şeylerin. Mutluluk gibi. Hediye gibi, kahve gibi, çay kokusu gibi, sigara gibi.

Şöyle gülecek, -gerçekten gülecek, bir şeyler bulduğumda; dönüş yolunu düşünüyorum. Geriye, başladığım yerlere, çok var. Yoruldum. Ben dönüş yolunu unutmak istiyorum, ben kaybolmak istiyorum, ben çıkmaz sokaklardayım. Duvarlar var, binalar var, ben neredeyim?

İşte bir duvar daha. Lütfen, şahı ve piyonu kaldır.

E6, E7'ye!

Teşekkürler! Neden sustuğunu biliyorum, çok karmaşık konuşuyorum ama elimde değil. Çıkmaz sokakları hatırla, duvarlara çarpmak böyle yapıyor insanı. Birinden dönüyorsun, diğerine, sonra diğerine ve bir başkasına. Çok düşünüyorsun, çok surat asıyorsun ama elinde değil. Duvarlar.

Sonra susmak, susmak ve susmak.

E7, E8'e!

İşte yine!.. Burada bir sigara yakıyorum, müsaadenle.

***

E8?

Ben vezir, kale falan olmayacağım. Ben mutlu falan da olmayacağım, artık istemiyorum. Ben sadece, biraz yürüyeceğim, tamam mı?

E8, E9'a!

E9 var mıdır? Vardır. Başka gezegenler de vardır, orada sigaralar ucuzdur. İleride biraz mutluluk da vardır. Gri havalar ve serin rüzgarlarla muhteşem bir sonbahar da... Bozma ne olur... Vardır. Bozma lütfen, ben yürüyüşe çıkıyorum. E9'a!