22 Mart 2017 Çarşamba

Dünya ayağımı kaydırınca

Paspas suyunu hazırladı.

/Şampiyon olamadığıma şaşırmadım. Şu, fırsat buldukça sürekli gittiğim yere gidip oynadığım futbol oyunu var ya, yaşamımın bir özeti gibi geliyor. Arkadaşlarımla buluşup, yemek-sohbet-çay üçlüsünü es geçerek bir hırsla oraya gidiyoruz, her zaman seçtiğimiz takımları seçiyoruz. Her zaman farklı takımlar deneyeceğimizi söylüyoruz, ancak her seferinde dönüp dolaşıp aynı kadrolarla oyuna başlıyoruz.

Dizilişler aynı, ben savunmada az adam bırakıyorum, daha çok gol atmaya yöneliyorum. Diğer arkadaşım, dengeli, sahanın her yerinde oyuncusu var. Öteki, dağınık. Büyük umutlarla maça başlıyoruz, mutlu olacağımı, en azından burada, bugün bir şeyler başaracağımı zannediyorum. Başlama vuruşunda topu kaybediyorum. Daha iki oyun dakikası geçmeden ilk golü yiyorum. Sonra yine başlama vuruşu, yine top kaybı ve dakikalar beşi göstermeden ikinci golü yiyorum. Küfrediyorum, şu sanal futbolculara, oyuna, sanal hakeme. Hakem yanlış karar veriyor, diye kendimi avutuyorum.

Değişikliğe gidiyorum, oyuncu çıkarıyorum, dizilişi değiştiriyorum. Attığım toplar hep direkten dönüyor. Direğe çarpıyorum, taca çarpıyorum, defansa çarpıyorum, oyuncular yerde; sürünüyorlar. Ardından baskıyı artırınca, bir gol atıyorum, umutlanıyorum. Mutlu olacağımı zannediyorum. Hemen bir gol daha yiyorum. Aramızda yaptığımız turnuvada, kazanan hiç ben olmuyorum. Ya beraberlik, ya yenilgi. Sonu hayal kırıklığı: -Şampiyon olamadım bugün, yine. Ama bir iki gol attım, dimi, ha?

***

Yere paspas attı.

/Dedi ki, -yapmayın abi. Abi, yapmayın abi. İzin vermeyin. Yapmayın abi, diye bağırdı. Hem de defalarca. Küfrediyordu, mutsuzdu ve korkuyordu. Alt tarafı bir oyundu, en fazla sanal bir gol yiyecekti, ama korku filmi fragmanı izliyor gibiydim. Onu bu halde görünce, şu anlamsız çabayı yani, beni bir gülme tuttu. Gülmeye başladım. Çok da gülünecek bir şey değildi elbette. Ama ben kahkahalarımı durduramıyordum.

O güne kadar, çok şey yaşadım, yaşadıklarımı unuttum, çünkü çoklardı. Belki bir kısmı büyük olaylar değildi ama, ruh zayıf işte, kaldıramıyor. Aklıma gelenler, çektirdiğim vesikalıklarda yıldan yıla giderek somurtan yüzüm, ne için çabaladığımı bilmeyişim, geleceğin daha kötü olacağını bilişim, mentollü sigaranın daha pahalı olacağı, yediğim laflar, yediremediğim laflar, ezilişlerim büzülüşlerim, işittiğim azarlar-hakaretler, dünyanın asla düzelmeyeceği, dünyanın kötü bir yer oluşu, kaçırdığım günler-saatler-mutluluk, kaçıracağım hayat, bitmeyen kabuslar, bitecek olan hayat...

On dakikadır aralıksız gülüyorum. Ter içinde kaldım. -İyi misin, dediler. -İyi değilim, dedim ama gülmeye devam ettim. Onbeş dakika oldu, durmuyor. Küfürettim, -severim lan, dedim, montumu giydim: -ben çıkıyorum, sigara içeceğim. Sigarayı içemedim, çünkü sokağın ortasında kendi kendime gülmeye devam ediyordum. İçeri girdim, yerlerdeyim. Yarım saatin sonunda, durdu, karnım iflas etmişti, ben yerdeydim. Kalktım, toparladım.

***

Yerler tertemiz, parlıyor.

-Sen bir sigaraya çık, dedi. Kendisini hiç sevmem, nefret ederim. Ama son yirmi gün içinde ilk defa çok güzel konuşuyordu: -sigaraya çık. İş kıyafetlerimi bir çırpıda savurdum, montumu giydim. Beş dakikalığına nefes alacaktım. Bu harika hissettirdi. Çünkü son beş saatimi ayakta, bir şeyler taşıyarak, bulaşık yıkayarak, içecek hazırlayarak ya da boş toplayarak geçirmiştim.

Sorun şu ki, hayatım böyle geçecekti. Üç kuruşun ikisi borca gidecek, ayaklarım iflas edecek, topallayacağım. İki dakika oturmak için, vaktim olmayacak, eve sürüne sürüne gideceğim, sürüne sürüne evden çıkacağım. Yarım saat içinde yemek yemek, beş dakika içinde sigara içmek zorunda kalacağım, buna mola diyecekler. Geri kalana hayat.

Sigaramı kaptım, havalara uçuyorum, sonunda sigara içebileceğim. Hızlı adımlarla yürüdüm, bir şeyler diyorlar, -gelince şunu bunu yap... Dinlemiyorum, havaya bakıyorum yürürken. Kulakları tıkadım, elimi cebime attım, köşeyi dönüyordum.

***

Yerler ıslak.

Ayağım kaydı. İlk hamlede toparladım, sonra yine kaydım. Bilekler, kollar zayıf tabi. Sağ dirseğimi hazırladım ağır çekimde düşerken. Sonra çok yüklenmemek için sol elimi de hazırda bulundurdum. Aklımdan küfür geçiyordu. Düştüm. -Aha kırdım, dedim. Neyse ki kırılmamış.

Yerlerdeyim, yine. Zemin farklı, paspas aynı. Ama bak kalktım, küfrediyorum. Dünya, atacağın paspası...


19 Mart 2017 Pazar

Saat kaç?

Değerli Mars,

Sana cevap yazıyorum, ancak bir önceki yazdığın mektubu hatırlayamıyorum. Bu doğru mu? Doğru değilse de, dert etmeyeceğini biliyorum. Hem zaten, çok uzaktasın ve kalemin yok, yazamazsın. Ayrıca benim de posta kutum yok. Bazen pek çok şeyi unutuyorum, senin bana yazamayacağın gerçeği gibi, olsun. Unuttuğum şeyler bununla bitmiyor elbette.

Kapüşonu takıyorum, acayip serin. Sonbahar gibi ama aylardan mart. Dostum, bilirsin, geç kalmış şeyleri sevmem. Mutluluk bunlardan biri. Bir sandalye çekiyorum, gökyüzünü izliyorum. Uçaklar sıra sıra, hava gri. Bir sigarayı bitirdim, ama bir tane daha yakıyorum. Sağda solda kimse yok, çünkü insanlar üşümekten korkuyor. Bu harika değil mi? Harika! Yani benim için... Onlar içinse, acınası.

Sanırım bunlar hakkında yazmıştın. Çok mu tekrara düşüyorum, sıkılıyor musun? Sıkılıyorsan canın cehenneme, ulan. Benden başka sana yazan var mı nankör. Tamam, sakinim. Çok iyi bir gezegensin, ne dersem diyeyim, hiçbirini dert etmeyeceğini biliyorum. Ben de dert etmiyorum küçük şeyleri, sözleri, insanları. Ağır mı oldu? Ne kadar karamsar, çokbilmiş biriyim, değil mi? Sen öyle değilsin, umut dolusun. Ne zaman umuda sıkışsam, bana harçlık gönderiyorsun. Omzuma dokunup, iki kere vurup, yapabileceğimi söylüyorsun. Ne için üzüldüğümü unutuyorsun, ben de. Ayrıca ne yapmam gerektiğini sen de bilmiyorsun, ben de bilmiyorum. Ama diyorsun, yapabilirsin. Mutsuzluğu es geçiyorsun, hep ileri bakıyorsun. Dostum, dünyadan birine mektup yazıyorsun, birilerinin seni uyandırması lazım. Ama uyanma, omzuma vurmaya devam et. Beni umutlandır, çoğu zaman işe yaramasa da.

Aslında, biliyor musun, bazen ben de mutsuzluğu dert etmiyorum senin gibi. Sigaradan mı desem, havadan mı, anlamıyorum. Ya da insanlara gülerken, gözlerinin içine baktığım an, içimden oturaklı bir küfür saçılmasının verdiği hazdan mı? Acayip güzel bir duygu, inanamazsın. Zavallı, Türkçe'yi Amerikan İngilizcesi aksanıyla konuşmaya çalışan boş beyinli, ağzı hiçbir zaman tam kapanamayan, kafatasına gözlük yapışmış güneş gözlüklülere ağız dolusu küfür etmek, harika. Gerizekalılar, o konuştuğunuz Türkçe, ve gözlüklük bir güneş aylardır olmadı, ulan.

Kimse de tam olarak mutlu olmadı, ben de. Ben, nedense, bunun farkında olanlardanım. İşte bu yüzden, herşey daha kötü. Yemek yenilirken daha hızlı, çay içilirken daha soğuk. Yürüyüş yapmak için yorgun hergün, saatler çabuk geçmesi için günün. Saati soruyorum, kol saati takamayacak kadar bileklerim ince. Saat kaç? Bir, iki, on, buçuk, çeyrek. Biri de demiyor ki, -geç değil.

***

Akşam, sigaramı yavaşça yakıyorum, yavaşça içiyorum; hıp püf. Yollar bomboş, ben de yoldan yürüyorum. Selektör yapan egzoz kafalılara da, ruhum kocaman bir el hareketiyle cevap veriyor. Su içiyorum, ardından bir sigara daha. Biliyorsun, vişne suyunu bırakalı çok oldu. Ama son sefere yetişirken, şoförün acelesi yokken ve akbilimde para, paketimde yeterli sigara kalmışsa... Bir güzel şarkı dinlemek için, bir bardak çay içmek için, saçma tartışma programlarını dinleyerek kafa dağıtmak için, bir sigara için daha vakit kalmışsa... Mutsuzluğu, kısıtlı bir vakitte de olsa, es geçiyorum, iyi hissediyorum.

Bu his uçucu, bilirsin. Öyle olmasaydı, keşke. Cevap bu değil ama ben soracağım, sen -geç değil, diyeceksin. Saat kaç?


16 Mart 2017 Perşembe

Üniversiteyi bitirene büyük ödül

Teşekkür ederim, teşekkürler.

Kalabalığın arasındayım, iğrenç bir yaz günü. O güne kadar çok çabaladım. Neden çabaladığımı bilmiyorum, sanırım anlamsız bir hırsa kapıldım. Mesela, hayatımda ilk defa sıfır aldığım fizik dersi için, o koca-kalın, iğrenç lacivert kapaklı yardımcı(?) fizik kitabını edindim. Tüm o muhteşem,kimsenin hiçbir zaman unutmayacağı, genç ressamların, müzisyenlerin, sporcuların falan ileride işine yarayacak şu konuları anlamaya çalıştım. Tüm o muhteşem tahterevalli problemlerini, harika çarkları, yok efendim otomobilin hızını hesaplamalar gibi çılgınca şeyler.

Sabahın beşinde uyandım, haftasonu kurslarına gittim, anlamadığım soruları arkadaşlarıma danıştım, çözümlerini ezberledim. Sınavlara çılgınca hazırlanırken, sinirden silgileri kalemleri, kitapları etrafa fırlattım, kendimi tokatladım. Başaracağım, dedim. Ben herşeyi başarırım ulan, dedim. Tahtayı silmek için kalktığımda ve boyum en üstlere yetişmediğinde, alaya alındım. Dönüp kalabalık samimiyetsizlere; ben, dedim, herşeyi başarırım.

İşte yine o kalabalığın arasındayken, ismim okundu, okul birincisi olmuşum. Nasıl sevindim, anlatamam. Çıktım, teşekkür ettim. Teşekkürler, dedim. Ödülüm nerede ulan, ne kazandım? Böyle düşündüm. Bu kadar zor şartlar altında birinci oldum, ödülüm nedir?

-Aferin, dedi. Okul idaresinden biri. Şöyle silindir bir kutu verdi, daha da heyecanlandım. Bir baktım ki, dünya haritası. Hala duruyor köşede. Tekrar bana yöneldi, diğer elim boşta, sanıyorum ki daha iyi bir ödül alacağım. Elimi uzattım. Elimi sıktı, -aferin, diye tekrarladı.

***

Lisenin ikinci sene.

Okul yeniden yapılacağı için, başka bir okula gitmek zorunda kaldık. Bir ilkokul. Okul demeye dilim varmıyor. Öğrenciler tam bir canavar, zaten iğrenç bir mahalledeyiz. Birileri dövülüyor, birileri soyuluyor. Birileri tükürüyor.

Evet, ulan tükürüyor. Ulan, dedim, sıkıntı yok. Eve dönüş yolunda, okulun bahçesinde dinleniyoruz. Veledin teki geldi: ağabey, ağabey. Efendim, diye döndüm. Yüzüme tükürüp kaçtı. Bak, veletle hiçbir alakam yok, tanımıyorum. O da beni tanımıyor. Bu çocuklar büyüyecek mi şimdi? Büyümesinler, tükürük bezlerine koyduklarım.

Tüm bu zor şartlar altında, yine anlamsız bir hırsa kapılarak çalışmaya başladım. Gelecek planı yok, neden okuduğumu bilmiyorum. İstediğim yabancı dil bölümü açılmamış, sözel bölümü zaten yok. Çünkü herkes fizik profesörü oldu, o matematik okumak isteyenler, matematik için çıldıranlar. Hepsini bu sene profesör yaptılar. Yani ek iş olarak mağazalarda çalışıyorlar, yoksa profesörler, gerçekten bak.

Birinci oldum, kitap verdiler. Boşta olan diğer elimi sıktılar, -aferin, böyle devam et, dediler.

***

Öyle devam etmedim.

O kadar çabaya dünya haritası veren ellerini, öptüğüm şahsiyet. Öyle devam etmedim. Severim böyle işi diyerek, yatmaya başladım. Ben öyle devam etmediğim için de sen, diğer seneler birinci olanlara çeyrek altın verdin, kahpe.

Çalış çalış, oku oku, daha iyi lise daha iyi lise. Ee, sonra? İşte iyi lise, iyi bir üniversite filan. Çalış sen çalış, oku sen oku. -Tamam. Tamam dedim ama, binlerce takdir belgesi ve dünya haritasından sonra diğer elimin hep havada kalacağını yavaş yavaş anlıyordum. Bu yüzden sisteme karşı gelerek, çalışmamaya karar verdim.

Meşhur üniversite sınavına girdim.

Çünkü iyi bir üniversite... Ee? İş imkanı demek. -Tamam. Tam burslu olarak özel bir üniversiteye yerleştim. Özel üniversite, para da vermiyorum, kesin iş bulurum burada. Reklamları falan gördün mü, piuv harika bir kampüs, muhteşem eğitim materyalleri, her imkan var. Çalışmalı, saatlerce çalışmalıyım, çılgınca çalışmalıyım.

O yüzden şu kibirli öğretim görevlilerin, çok işe yarar derslerine gireyim, bana Adorno'yu öğretsinler, Frankfurt okulunu öğretsinler, girişimcilik dersi versinler, her dersten ikişer küçük sınav yapsınlar ve bunları geçemezsek ölecekmişiz gibi davransınlar. Saçma sapan ödevler için saatlerimizi çalsınlar, artistik hareketlerle tahtaya okunmayan yazılar yazsınlar, -kitap okuyun, desinler. Ama haber yazmasını hiç öğretmesinler. Çünkü burası gazetecilik bölümü.

Çalıştım, çabaladım. Öğretim görevlilerin egolarını aştım, sabah sekizde başlayıp akşam beşte biten çarpık çurpuk ders programlarına katlandım. İki sınav arası için beş saat bekledim. Sıkıştım, personel tuvaleti olduğu için tuvalete giremedim.

Sonunda diplomayı aldım.

***

Alt komşumuz Gülten Teyze ile karşılaştım.

Ne yaptın-bitirdin mi, diye sordu. -Bitirdim, dedim, ama ellerim boş. Elini havaya kaldırdı. Bir beşlik ver bakayım, dedi. Beşlik verdim. Ödül değişmedi.


15 Mart 2017 Çarşamba

Güneş'i yumruklayan adam

Manyak mısın, ulan?

Sıcacık, sapsarı, iğrenç bir yaz günüydü. -Aylardır uğramadığımız için ayıp olur, diyerek aylardır uğramadığım kahvehanedeydik. Biraz kağıt oynadık, biraz güldük, çok küfür ettik, iğrenç çaylardan içtik. Sigarasız olur mu ulan, elbette sigara da içtik. Ancak kahvehanenin içinde içemediğimiz için, arka tarafta bulunan küçücük, bir metrekarelik balkona çıktık. Sigarayı yaktım, içmeye başladım.

Güneş acayip parlıyor, ampul gibi suratlarımız. Gözlerimi kıstım, sağa sola yalpaladım. Ellerimi sıktım, havaya yumruk atmaya başladım,. Bir, iki, beş, on kere yumruk savurdum havaya. Küfrettim ve bu hareketleri bir süre tekrarladım. -Ne yapıyorsun ulan manyak mısın, diye sordu arkadaşım ürkek bir sesle. Ardından güldü: Güneş'le mi savaşıyorsun? Ekledi: Güneş'le savaşıyor!

Ne için havaya yumruklar attığımı tam olarak hatırlamıyorum. Sanırım o küçük sineklerden biri, burnuma girmesin diyeydi tüm bunlar. Ama kahvehanenin tarihine Güneş ile savaşan adam olarak geçtim, bir de dünyanın tarihine.

***

O zamanlar vişne suyu içiyorum.

Dağılmışım. Uzun zaman önce dağılmışım da, yeni yeni farkediyorum. Bakırköy'ün banklarından birindeyim. Kedinin tekiyle konuşuyorum, ne hakkında konuşuyorum onu da bilmiyorum. Ama el hareketleriyle sözlerimi destekliyorum, demek ki ciddi şeyler anlatıyorum, hararetli. Sonra küfretmeye başlıyorum her zaman olduğu gibi.

Küfürlerime, kırk yılın başında bindiğim takside devam ediyorum. Hayatta taksiye binmem, ama dediğim gibi dağılmışım. Otobüse binersem, bu kafayla Afrika'ya kadar yolum var, kaybolurum. Ben küfrediyorum, taksici küfrediyor. Tüm yol boyunca hiç susmadık. Dedim ya, vişne suyu. Neye küfrediyoruz, hatırlamıyorum. Ama güldüğümü hatırlıyorum, -ben de koyayım abi, ben de; aynen abi, hepsinin koyayım. Anlamsız bir mücadele veriyorum, el hareketlerimle destekliyorum küfürlerimi, demek ki ciddi şeyler konuşuyorum.

***

Kendine gel, ulan.

Kendine gel, dedim. Bu sen değilsin. Bunu bana yapamazsın, şimdi olmaz. Tam sana ihtiyacım olduğu zamanda, böyle susamazsın ulan, delirtme beni. Bak beni sinirlendirme, çok yorgunum. Kin ve nefret doluyum. Öyle ki, bu sabah durduk yere -nefret ediyorum, ulan diye bağırdım. Bunu defalarca yüksek sesle tekrarladım.

Ben yorgunum, diye söylendim. Duvarı yumrukladım, kanepeyi yumrukladım, kendimi bile tokatladım. Açıkçası neden sinirlendiğimi unuttum. Kaldırıma park ediliş otomobiller yüzündendir belki de bu öfkem. Ya da yolun ortasındaki köpek pisliği, yolun ortasındaki pislikler. Şehrin boş kalabalıklığına sitem, kibirli bakışlar, aptal insanlar... Yapamadıklarım, vazgeçtiklerim, yarım kalanlar? Düzelmeyecek, daha da kötüye gidecek bir sonraki saatler. Falanlar, üstünden geçilenler, atlananlar, unutulanlar.

Kendine gel ulan, dedim. Onunla konuştum, sonra yere fırlattım. Özür de dilemedim, rahatlamıştım. Kırıldı, olsun. Ne yapayım, gazı bitmişti, yanmıyordu; bu beni deli ediyordu. Çakmağın yakasına yapışarak, onunla kavga ettim. Bunu neden yaptım, bilmiyorum.

Ama neden şarkı söyledim, biliyorum.

Delirmiştim. Düşünmekten düşünemiyordum. Ulan, kafaya takılacak irili ufaklı kadar çok şey var ki... Belki büyük, belki küçük şeyler, ama ben kaldıramıyorum. Hepsinin arasında gidip geliyorum, sonra hepsini unutuyorum. Geride sis kalıyor, görüş mesafesi iki metre. Düşündükçe düşündükçe deli oluyorum, sanki hava yerine baca dumanı çekiyorum, öyle bir karanlık içim.

Sonra bir şarkı söylüyorum kaldıramayınca kamburu. Hem de bağırarak, çok bağırarak. Duvarlara ritim tutuyorum, masa, dolap bateriye dönüşüyor. Ekimin altında üç notalık bir piyano var, görünmez. Gözlerimi yumuyorum, el hareketlerimle şarkıyı destekliyorum, bazen yönetiyorum, demek ki ciddi bir delilik.

Mücadeleci bir delilik, inat gibi.

***

Çok şey vardı, geride öfke kaldı. Ne için mücadele ettiğimi unuttum. Ama Güneş ile savaşmak... Kulağa, harika geliyor.


13 Mart 2017 Pazartesi

Beş dakika kala

Montumun şapkasını taktın.

Kapüşon demek için çok yorgunum, bilirsin ben yorgun ve tembel biriyim. Sen de yorgunsun, çünkü adımlarının yavaşlığı bunu belli ediyor. Hani acelen vardı, ulan. Ulan, dedim, afedersin. Hani sigarayı lise tuvaletlerinde içtiğim gibi hızlı hızlı içip bitirirdin. Gideceğin yere bir saat, belki de yarım saat öncesinden giderdin. Metroyu kullanırdın, daha hızlı varabilmek için eve.

Zamanım yok, derdin, yaşamak için. O yüzden bir dikişte içerdin vişne suyunu, neyse ki vişneyi çoktan bıraktın. Zaten tadı kolonyaya benziyor, hiç sevmedin. Hareketli parçaları da sevmezdin pek, duyuyor musun Vance Joy çalıyor şimdi. Sen gri havaları severdin, yağmurun çiselemesi, serin falan. Şimdi buradasın, geç kalmış bir sonbahar var mart ayında. Geç kalmaları sevmezsin.

Şehre bakıyorsun, çarpık binalar, soluk renkli. Sigaranı yaktın, şu çöplüğe bak, koca bir şehir çöpten ibaret. Sigaranı atsan, tutuşacak her yer. Herkes koşuşturuyor, taksiciler küfrediyor, minibüsler tıklım tıklım, otobüsler durmadı, otomobillere küfretmek bile istemiyorum. Şapkanı taktın, yağmur yüzünden değil, belki insanlar yüzünden; bilemem. İnsanları sevmiyorsun, sana yetişememiş sonbaharı da. Sonbahar martta gelecekse, gelmesin, ulan.

***

Hayatından çok şey çıkardın. Tamam, umut falan vesaire, artık geç bunları. Anladık ulan, mutluluk, tamam. Hadi hiçbir zaman tam olarak kuramadığın hayalleri de ekleyelim, neyi hayal ettiğini bile unuttun ya gerçi, neyse. Şimdi hayatından, yola harcadığın zamanla birlikte, tam üç saati daha çıkardın. Gün sonunda, yol ile birlikte, toplam on saati harcamış olacaksın, ne için?

Borç için. Zamanında acele ederek aldığın öğrenci kredisi var ya, bitti oğlum o. Şimdi saatlerce ayakta durmanın, oradan oraya koşturmanın zamanı geldi. Sonbahar sonbahar şarkıları söylerken, samimiyetten bahsederken, hayata karşı dik durma naraları atarken, iyiydi. Şimdi ne oldu, ulan? Boşları toplamak için eğiliyorsun, beyinsiz insanların boş laflarına eğiliyorsun, sahte gülüyorsun, gülmek zorundasın. Gülmelerin en acı hali.

Şimdilerde, iki katı küfrediyorsun, daha fazla sigara içiyorsun. Hatta iki sigarayı üst üste yakıyorsun. Oturduğun yerden kalkamıyorsun, çünkü ayakların iflas etti. Parmakların su topladı, ayakkabıların bok içinde, afedersin. Alnın nemli, gözlerin uykulu, şapkan kafanda, oturuyorusun. İnsanların farketmek istemiyorsun, pek çoğundan nefret ediyorsun, çünkü kibir kokuyorlar, parfümleri ağır,

Şık ayakkabılar, kırmızı, mor, şekilli şukullu. Şık giysiler, ütülü, tertemiz, jilet gibi. Yüzler boyalı, saçlar spreyli falan. Hepsi hepsi harika insanlar ve aceleleri var. Önemli işleri var, önemli insanlar. Yukarıdan bakarlar, kapalı havada güneş gözlüğü takarlar ve yabancı sözcükler telaffuz ederler. Acayip havalılar, uçuyorlar, zekiler, güçlüler falan. Herşeyi başarırlar, üstünler. Ama sabah tuvalet kağıdına uzanamadılar, o ayrı.

***

Kimin için çalışıyorsun, kimin için çöplüktesin? Bilmiyorsun. Hayallerin vardı, belki büyük adam olacaktın. Acelen vardı, heyecanın, bir yere yetişme telaşın. Şimdi iki sigarayı üst üste içiyorsun, çöplüğe bakıyorsun. Uzun uzun iç çekiyorsun. Küfrediyorsun, daha fazla küfrediyorsun. Ama yavaş, çünkü halin yok.

Beş dakikan var, bir sigara daha iç. Belki delirirsin, belki o otomatik kapılardan içeri giremezsin, belki mutluluğun gibi, herşey bir anda biter. Ama bunları düşünme, sadece geride kalan zamanı kullan, beş dakika.

Değerli N.G.,

Al, bir sigara daha yak, acelen yok, uzun uzun küfret. Düşüncelerini küllüğe dök, geride kalan umutları ve daha fazlasını. Sahte de olsa gül, bu sefer kendin için. Masayı yumrukla, tekrar küfret. Şehirle ve kendinle dalga geç, aptal insanlarla. Yine hüzün gelecek, tam beş dakika sonra, bunu dert etme, yoksay, beş dakikalığına. Şarkı söyle!

Beş dakika kala, gül. Acele etme.

***

Sigaralarımla,
Mars.


9 Mart 2017 Perşembe

Mars'a sırtını dön, dümdüz git, sağda

-Adresi biliyor musun?

Bilmiyorum, dedim. Ekledim: açıkçası nereye gittiğimi bilmiyorum, aslında ne yaptığımı da bilmiyorum, bilmiyorum. Sözlerime ekleyecek daha çok cümle vardı, sadece içimden geçirdim. Yokuş aşağı iniyorum gibi, bir görsen... Koltuklar falan hep kül olmuş, izmaritler içeride. Cam açık, çünkü nefes almak istiyorum. Ancak sigaradan düşenler rüzgara takılıp gözüme giriyor, ben bundan nefret ederim. Fren nerede, ben neredeyim? Bu kamyon da neyin nesi, ben kamyon süremem. Oğlum, benim ehliyetim bile yok ulan, fren nerede?!

***

Değerli Mars,

Kendimi sürekli, freni patlamış kamyonu yokuş aşağı sürerken buluyorum. Üstelik kamyon da yok, ehliyet de. Sonunda ne oluyor, malum. Bir yerlere çarpıyorsun hızla, kimi zaman bir duvar, bir insanımsı, bir semt, bir şehir veya bir kapı. Kapı, aynen. Kampüsün kapısı.

Defalarca aynı sahneyi yaşadım, üniversite yıllarımda. Derse yarım saat kala uyandım, hemen giyindim, çay koydum, sigara yaktım. Sigarayı acele acele içtim, çayı her zaman olduğu gibi yarım bıraktım. Ayakkabıları dışarı attım, kendimi de. Kalemlerimi unuttum, bazen defterimi. En çok da acele ederek içtiğim sigaralara üzüldüm, defterlere, kalemlere değil. O zamanlar bir lira on kuruş basıyor turnikeler, ilk gelen metrobüse bindim. İçimden küfür ederek, değerli metrobüse hızlı gitmesi gerektiğini söyledim. Ayaklarımı takıntılı bir şekilde yere defalarca vurdum, bin kez gördüğüm binalara, yollara küfrettim.

Hazır küfretmişken, derslere, Frankfurt Okulu'na, Adorno'ya da giydirdim. Kendini Birleşik Devletler ajanı sanan, okulun güvenlik görevlilerine de, harcadığım zamana, düzelmeyecek ve daha da kötüye gidecek günlere de saydırdım, metrobüse de. Biraz daha hızlı git ulan, geç kalıyorum. Derse beş dakika kala indim, durağın merdivenlerini ikişer ikişer çıktım, üçer üçer indim. Sonra bir sigara yaktım, adımlarımı yavaşlattım. Sigaranın yarısı bitmişken daha da yavaşladım, sonra bayağı yavaşladım. Kampüsüne kapısına geldim, durdum. Ulan, dedim, ben ne yapıyorum? Ben nereye gidiyorum? Derse girmedim, kampüse de. Kapıya çarpıp, gittiğim yolları çok defa, böyle geri döndüm.

***

Duvarlar...

Sesler susmadığında, duvarlara çarpıyorum. Yumrukluyorum, sonra üzülüyorum çünkü bina eski. Dahası, duvar çok! Yaşam içinden çıkılmaz bir hal aldığında, iki elin kafanı taşıyamıyorken, ya da yolu bir saat uzatacak kadar yürümek isterken... Hiç mutlu olamayacağını anladığın gün, bir bankta, aptal surat ifadelerine katlanamadığın için, insanların ayakkabılarını seyrederken... Daha yeni bitirdin ama hemen ikinci sigarayı yakıyorken... Son umutlarını söndürmüşken, her yer duvar değil midir? Söyle.

Semt, şehir... Aynı sokaklara çarpıyorum Mars, çünkü vaktim yok, halim de. Takıldım, aynı şehre, aynı Bakırköy'e. Burada vişne suyu içtim, vişneyi bırakalı çok oldu. Aynı banklarda saatlerce düşündüm, yağmur yağdı, mevsim değişti. Dönüş yolunu kaybettim, yürüdüm çoğu zaman. Biliyorsun, minibüsleri sevmem. Otobüse binince de yokuş yukarı yürümek zorunda kalıyorum. Çıkarken daha çok düşüncelere boğuluyorum. Oğlum, ben yokuş çıkarken bile yokuş aşağı iniyorum, bu nasıl iş?

***

-Maaş kartını oraya göndereceğiz. Adresi bilmiyorsun yani? Adresini bilmediğin yerde nasıl çalışacaksın.

Bankacılardan nefret ediyorum. Bilmiyorum dedim, ulan, bilmiyorum. Ben ne yaptığımı bilmiyorum, nereye gittiğimi falan. İğrenç bir işte üç kuruşa çalışmak istemiyorum, istemiyorum ama buradayım. İşte buradayım ve sen bana adres soruyorsun. Yaşamın tadına varamadım, yaşamadım, şimdi günün bilmem kaç saatini ayakta, sigarasız, boş toplayarak harcayacağım. Bilmiyorum, yokuş aşağı iniyorum.

Değerli Mars,

Yıllardır yokuş aşağı iniyorum, sanırım Dünya'ya çarpıyorum. Lastikleri patlat, kırmızı ışığı yak, mecburi istikamet de, bir şeyler yap. Beni geri getir.


6 Mart 2017 Pazartesi

Adi yumurta

Şundan alalım.

Şu şekilli şukullu paket içinde, hani üçlü satılıyor; yumurta. Tamam üçlü olan biraz pahalı, o halde tek bir tane sürpriz yumurta alalım. İsmi bile güzel, değil mi? Belki içinden oyuncak gemi çıkar, belki uçak, ya da ne bileyim bir hesap makinesi. Ulan, alt tarafı hesap makinesi, ama sürpriz yumurtadan çıkınca sanki uzaydan gelmiş bir teknoloji, sanki piyango vurmuş, sanki...

Adi yumurtalar, çok pahalı. Malum, hem pahalı hem kıçı kırık olunca, sürekli o kadar para vermek olmuyor. Onun yerine elli kuruşluk, hatta yirmibeş kuruşluk cipsler, yanına da soda falan alıyorsun. Sonra onları ortaya koyup, yıllar sonra dünyanın farklı köşelerine saçılan çocukluk arkadaşlarınla afiyetle yiyorsun. Bahsi geçen yıllar bir çırpıda bittiğinde, okul derdine, iş derdine ya da kaçırmak üzere olduğun aklının derdine düştüğünde, ve bakkala girip sigara alacak kadar büyüdüğünde o sürpriz yumurtalara bir bakış atıyorsun. Senelerdir orada, yerleri hiç değişmedi, onlardan bir tane almayalı yıllar oldu.

***

94A.

Beyazıt'tan geliyor, yine tıklım tıklım. Evet, tam bir dakika sonra, şu otomobil çöplüğünü aşabilirse durağa varmış olacak, biraz açıktan gelecek, yolcuyu almak istemeyecek, beklemek istemeyecek. Hep böyle yapıyor, kerata. Kalabalığı sevmiyorum, ama bir sigara daha içemem 94A, kusura bakma. O yüzden yola atlayıp, seni durduracağım.

Cam kenarında bir yer bulacağım, tutacak bulamadığım için dengimi kaybedip küfredeceğim. İşte, gidiyoruz. İncirli köprüsünden geçiyoruz. Köprünün sonunda her zaman olduğu gibi bir sıkışıklık var.  Karşıya bakıyorum, yola bakıyorum, nerede kaldınız? Hoşgeldiniz kafamdaki sesler, hoşgeldiniz. Yapamadıklarımdan mı bahsedeceğiz bugün, olur, hay hay.

Kaç sene oldu, sayamam, matematiği sevmiyorum. Hem şu yaş doldurma hesabını da pek sevmem, doğru yapsam bile. Yok şundan gün alıyormuşsun da, doldu dolacak da, buçuk falan; banane. Herşey buçuk zaten, hiçbir gün, hiçbir yaş tam dolmadı. Hergün buçuk, çeyrek, hatta gülmeler. Tamam, yine gülebiliyorum elbette, ama eskisi gibi ciğerlerime ferahlık dolmuyor. Sinirden gülmek diye bir şey varmış ulan, oluyor öyle. Ben sinirden gülmezdim, bu kötü. Bugün de öyle olacak, ya yarım ya çeyrek güleceğiz, yarını düşünmekle dolduracağız geri kalanları.

İşte gidiyoruz, trafik akıcı. Şurada bir büfe var yolun ortasında, Dikilitaş'ın oralarda, gördün mü? Orası sürpriz yumurtanın büfe hali. İnsanlar ayakta sosisli, tost, ıslak hamburger falan yiyor. Yirmiiki buçuk yıl boyunca bir kere oraya gittim, çocuktum, ulan ben nasıl Bakırköylüyüm?

***

71T.

Ulan sen ne güzel şeysin, genelde hiç kalabalık değilsin. Bir de basıp gidiyorsun, uğurlusun, trafiğin yoğunluğuna yakalanmıyorsun. Ayrıca, bak burası önemli, tam sigaram biterken geliyorsun, ulan sen ne güzel şeysin. Boş koltuk bile var, sevinçten ağlayasım geliyor. Evet, bunlara seviniyorum.

Dur, dur oradan geçme. Hayır, orada otomobil çöplüğü var. Kanatları aç, direk meydana inelim buradan, oradan geçme! İşte, yine büfenin önünde trafiğe takıldık, sana kanatları aç demiştim; yok mu, tamam. Düşüncelerim de uçamıyor zaten, keşke uçsalardı.

Mesela astronot olamadığımdan konuşalım bu sefer. Yolda yürürken, eğer kimse yoksa, -ben astranotum ulan, diye bağırıyorum. Köprülerden geçerken, ara sokaklarda, falan. Hani şu güneşin uğramadığı kaldırımlar, anlamsız grafitiler duvarlarda, biliyorsun. Buralara ait değilim, siyahsa eğer hayat, ben uzay boşluğunun siyahına aitim. Turuncuyu Mars'ta severim, umutları yeni keşfedilmiş gezegenlerde. Hem oralarda su var, belki ağaç, belki okyanus, tepeler, yeşil. Kimse yok kimse, ne güzel bir umut. Ne güzel yiyorlar lan, küçücük büfe, oğlum buranın esprisi ne, herkes ayakta yiyor, özel tarifleri falan mı var?

***

72T.

Gidiyorum. Birgün daha bitecek, onu düşünüyoruz; ben, sesler... Buraya takılı kaldım, üşengeçlik işte. Hem Bakırköylüyüm ulan ben. Tabi ki takılı kalacağım. Yaşlı dostum Bakırköy... Sen de sürpriz yumurtadan almadın, neyse. Zaten istediğim oyuncaklar çıkmıyordu. Oğlum, boyama kağıdı çıktı lan kaç kere, ben gemi istiyorum. Hesap makinesi istiyorum, belki bir saat.

Ben ömrümü aptal aptal işlerle bitirmek istemiyorum, ben o Afrika'yı bisikletle turlayan adam gibi olmak istiyorum. Boydan boya Amerika'yı turlamak, motosikletle belki. Ortaasyanın güzelim bozkırlarına kavuşmak, o havayı içime çekmek, kartal eğitmek, ata binmek, sonra Japonya falan, anlıyor musun? İlber hoca gibi, küçük tarihi bir çeşmeden heyecan duymak, tıpkı o Dikilitaş gibi... Yenide fotoğraf çekmek, ama yok, olmayacak. Ömrümüzü tükettik, yarım porsiyon güldük, her geçen gün daha da azalıyor, azalacak.

***

Telefonum çalıyor; -İncirli'de mi buluşalım, tamam. Sen burada dur 72T. Bir an olsun dur, tam Dikilitaş'ın önünde, evet.

Büfe karşı caddede, durakta oturuyorum. Sürpriz yumurtaları düşünüyorum, büfeyi. Arkadaşım geldi, sigarasını yaktı, ben de. Yürümeye kalktı. Dur, dedim, o büfeye gideceğiz ve sosisli yiyeceğiz. -Sus ulan, gideceğiz.

Arkadaşım böyle ortamları sevmez, ben de. Ne lan öyle ayakta, yolun ortasında yemek... Sosisli pahalı ve berbattı. Ayrıca küçük ayranları da yok, bu da fazladan para demek. Ama yine de, yapamadıklarımın şerefine, harika bir ziyafetti. Hem, arkadaşıma ayakta, yolun ortasında yemek yedirttim, gülmek için harika bir başarı.

***

Dönerken bakkala uğradım, sürpriz yumurtalar orada. Aldım. Oyuncaklar dandikti, çikolata güzel. Yumurta adi. Hala pahalı. Bir turuncu yumurtası var içeride, plastik, biliyorsun. Sevilecek bir turunca daha, pahalı, dandik; inat, herşeye.


4 Mart 2017 Cumartesi

Kırmızı çekiç ne zaman kullanılır?

İnsanlar üstüme geliyordu.

Bir adım attım, büyük bir uğultu vardı. Başım döner gibi oldu, ama kendimi toparlamayı başardım. Yürümeye başladım, bilirsin yürürken çok düşünürüm. İnanmayacaksın ama, aklımda geri dönememek vardı. Ya geri dönemezsem, diye düşündüm, hem de defalarca. Yine başım döner gibi oldu, her yer kararır gibi.

Yan yana dizilmiş soğuk, metal, küçük kapılar vardı. Yine inanmayacaksın ama kapının kolları vardı, hiç durmuyorlardı. Sürekli dönüyor, dönüyor, dönüyor. Döndükçe tıkırtı, çıkırtı sesleri çıkarıyordu her biri. Kapılara yaklaştım, yaklaştım derken bir el omzuma dokundu, irkildim. Kapılar konuşuyor, ulan. Ulan, dedim, afedersin.

Afedersin de, bunlar nasıl kapılar öyle. Konuşuyorlar, kolları var ve benden sürekli üç lira ellibeş kuruş istiyorlar. Hayır, kibar da değiller. Kardeşim, diyorum, bu biraz fazla değil mi? Mentollü sigaranın on lira olduğu bir dünyada, sen kimsiniz de benden üç lira ellibeş kuruş istiyorlar? Bak, kafam karıştı, sinirlendim. Neyse, tamam, al hadi.

***

İnsanlar çeşit çeşit.

Yerde yatan, iri yarı birini gördüm, bundan eminim. Başında beş-altı kişi. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar, ben de anlamaya çalıştım, sonra yine kötü oldum. Bir adım attım, biri omzuma çarptı. Diğeri yolumu kesti, öteki -önüne baksana ulan, dedi. Afedersin de, ulan, yolun sağından yürüyeceksin beyefendi, manyak mısın? Bu insanlar manyak mı? Beni delirtiyorlar.

Yüzümü şehre döndüm, ulan ben neredeyim? Önüme bir metal yığını geldi, bilirsin metal yığınlarını sevmem. Bir de kapıları. İşte yine bir kapı. Neyse ki bu kapılar konuşmuyor, para istemiyor. Açıldı, yirmi çift göz bana bakıyor. Korktum, adım atamadım. Arkadaşıma, -ben yapamayacağım, dedim. Hatta, -korkuyorum, dedim. -Biraz daha bekleyelim, iyi hissetmiyorum.

Aldırış etmedi, atladık. Dört kişi etrafımı sardı bir anda. Oğlum, bunlar ne ara buraya geldi. Nefes alamıyordum, arkadaşımın yakasına yapıştım. -Burda ölmek istemiyorum ulan, dedim. Etraf hafif sarsıldı tam o sırada, yakasını bıraktım, tutunacak bir yer aradım, yok! İnanabiliyor musun, yok! Sayamadım, ama binlerce kişi muhakkak vardı. Burası biber dolması gibi, diye düşündüm.

***

İnsanlar eksilmiyor.

Daha da artıyordu, etrafımı daha da sardılar. Delirdim, önce önünde duran beyefendiyi ittim, sonra yanımdaki, sonra diğeri ve öteki. Birisinin yakasından tuttum, yüzüne yüzüne küfrettim. Ayağıma bastığı için ayağına bastım, bir güzel kirlettim cilalı ayakkabılarını. Hem, dedim, senin bu kılıkla burada işin ne ulan? -Sen de mi konuşan kapıları gördün, kaç para verdin?

Diğerinin bir elini ısırdım. Sonra küfrettim, yüzüne. Ulan, dedim, biraz da ben tutunayım şuraya ruh hastası. Midem bulandı, burası gemi mi? Dur kalk, dur kalk, sürekli bir sallantı. Kaptan, dedim, dalgalara paralel gidelim lütfen. Ardından elbette küfrettim.

Şurada kırmızı bir çekiç var. Hani acil durumda camı kırmak için kullanılan... Bu da bir acil durum muydu? Yani biber dolması, kalabalık, kapılar, konuşuyor, üç lira ellibeş kuruş... Beni dinliyor musun? Not almayı bırak!

***

-Çocukluğunuza inelim, dedim. Metrobüs anılarınıza değil!

Pardon, çok etkilenmiştim de...


1 Mart 2017 Çarşamba

Mavi köprüde havlu atmak

Kabul et, dedim, başaramadık.

Kabul etmek istemiyor gibiydi, sanırım bu yüzden gülümsedi. Ben de gülüyordum, çünkü ne yaptığımı bilmediğim zamanlar gülerim. Sesim yüksek çıkar ve kaybedişlerimi vurgu vurgu haykırırım, alay eder gibi, gülümser gibi. Ellerimi daha çok kullanırım yenilgilerimi anlatırken, pes etmişliğimi ya da bilmem ne işte. Sanki, -nasıl güzel yenildim ama, dercesine.

-Daha ne yaptık ki başaralım ulan, dedi. Doğru söylüyordu, başarmak için çok az şey denedik. Başarı, başarı... O başarı kelimesini iş-güç olarak anladı, sanırım. Kabul, ilkin ben de öyle düşünmüştüm. Ama sonra, gülmediğimi fark ettim. Gülmek, ama içten. Ciğerlerine ferahlık veren bir gülmek, içten. Eve dönüş yolunu düşünmeden, dönüşleri düşünmeden, aynı kederlere dönüşleri, üzülmeyi düşünmeden; gülmek.

Kabul et ulan, başaramadık işte. Neyi başaracağımızı bile bilmiyoruz, mesela mutluluk ne demek? Söylenecek söz kalmadığında, uzun uzun yürümelerde bir sigara yakmıştın, ki sen sigaradan nefret edersin. Şikayet edersin, sigaranın tadından, benim gibi kalabalıktan, benim aksime kapalı havalardan. Mutsuzluktan şikayet ediyorsun ama mutluluk ne demek? Unuttun, hem de sis çökerken.

Uzun uzun sessizliklerde unuttun, konuşmayı unuttuğun gibi dakikalarca. Birkaç hayalin var, hepsi hikaye. Dostum, biliyorum hayaller önemli, ama bak işte sen de sigara içiyorsun. Sen uzun bir yürüyüşe çıktığında sigara içersin. Biz nereye gidiyoruz? Aynı yollardan geçiyoruz ama nereye! Kaybolduk ulan, kabul et işte! Düşüncelerde, aynı yollarda kaybolduk. Yarını düşünmekten vazgeçtik, belki geçmişi de. Ama bugün de yok, şu eski mavi köprü de.

O mavi köprüye içiyorum şimdiki sigaramı. Yıllardır oradaydı, eskiydi, sallanıyordu ve çürüyordu. Karşısında tekel, sigara alıyordum. Belki de binlerce kez kullandık köprüyü. Her geçişte, bir sonraki saatin daha iyi olacağını düşündük. Hüzün geride kaldı sanki, yeni umutlarla karşıya geçtik. Umut etmek için köprü seçtik kendimize. Köşesinde bir yerlerde aklımızın, yedek hayallerimiz vardı. Onları düşünürdük. Kahvehaneye giderdik, ben sizleri kağıt oyunlarında yenerdim. Kabul et, yenerdim. Benden iyisi yok. Hayatın kötü gidişatlarını da böyle yeneceğimi düşünürdüm. Mutsuzluğu da.

Ardından yine aynı köprüden geçerdik. Yarının daha iyi olacağını düşünürdüm, belki yeniden çizgifilm izlemeye başlardım. Belki yeni bir film. Bunlar işe yaramazsa yeniden geçerim köprüyü, bir sonraki hafta için yedek hayallerimi devreye sokarım. Hiç gitmediğim, yerlere giderim bir anlık cesaretle, yıllardır şu koca şehirdeyiz doya doya bir vapur seyahati yapmadım. Olmadı, su kaplumbağası falan alırım, böyle mutlu olmayı denerim. Hiç olmadı, sonraki mevsim sonbahar, böyle avunurum.

***

O köprüyü yıktılar, altına toprak yol yaptılar.

Şimdi o toprak yoldan yürüyoruz ve sen sigara içiyorsun. Benim yedek hayaller tükenmek üzere, biliyorum senin hala var ama bak sigara içiyoruz. Susuyorsun, çünkü hava kapalı, sis var, köprü yok. Köprü yıkıldı, biz hüzünde kaldık. Karşıya geçtik ama, hüzünde kaldık. Şimdi hayatın attığı yumrukları hatırlamıyoruz, mutluluğu da, umudu da; sersemledik.

Çok yumruk yedik. O yüzden sigara içtin sen, sustun. Tam çenemize bir yumruk. Kuşları besledim saatlerce, çünkü ne yapacağımı bilmiyordum. Yürüdüm, yürüdük. Aynı yollardan ama sallanıyorduk, çürüyorduk. Hatta neye üzüldüğümüzü unuttuk, neye üzüleceğimize üzüldük. Şimdi gülmeyi unuttuk, toprak yoldan geçiyoruz.

***

Kabul et, yenildik!

Hala bir hamlemiz var, dedi. Ne hamlesi, diye sordum. Hayatı nakavt edebiliriz, dedi. Ne yapacağını o da bilmiyordu ama öyle dedi. Ayrıca hayatın boks eldiveni takmadığını ve yumruğunun demir gibi olduğunu unuttu. Sallanıyordu, sigaraysa bitti.